.: Menü :.
 

Ana Sayfa
Yazılarım
Özgeçmişim
Şiirlerim
Kitaplarım
Videolarım
Hüseyin Ekici'nin objektifinden fotoğraflar
Afyon-Şuhut
Abdal Musa
Türk Kadınlar Birliği
Ankara Kurultay
Hacı Bektaş 1
Hacı Bektaş 2
Hubyar Tekke
Gazeteciler Cemiyeti
Kayseri
Karaca Ahmet
Kırıkkale
Pir Sultan Abdal
12 İmam ve Hz. Ali resimleri
Semah Vakfı
1990 Üsküdar Bld 1
1990 Üsküdar Bld 2
1990 Üsküdar Bld 3
1990 Üsküdar Bld 4
Hüseyin Ekici Portreler
Haberler
Haber Arşivi
Seçim Haberleri
Konuk Yazarlar
Şiir Köşesi
Atatürk köşesi
İletişim





 

DÜNYANIN HER YANINDA YAŞAYAN TÜRKMENLERLE TÜRKMENLERİN SESİ RADYOSUNDA BULUŞMAK İÇİN
www.igdelininsesi.com
www.anadolusevgibirligi.org
www.yasamoykusu.net
www.huseyinekici.com.tr
Sitelerimizi tıklayın, tanış olalım. Dilek ve temennilerinizi bekliyoruz.

********************************************************
26 Nisan 2010

ATATÜRK
Adil Ali HACIÖMEROĞLU

Fransada çok meşhur bir sözlük vardır, Larousse.
Burda bir kelime var, "décapiter".

Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.
Kelimenin bir başka anlamı daha var.
Kazığa oturtmak, yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak.
Vahşi bir uygulama.

Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:
"Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar."

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor.
Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için.
Köşke geliyor, yemekler yeniyor.
Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor.
O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk "Kelimenin başka bir anlamı var mı?" diye sorunca, büyükelçi "Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir" diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse'u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor.
Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor.
Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk' ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki:
"Demek ki biz Türkler bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?"

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:
"Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi'nin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok.
Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız."


Atatürk:
"Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz.
Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul'daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum"
diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve:
"Ekselans, protesto ederiz " diyor.
Bunun üzerine Atatürk:
"Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz? " diyor ve ilgililere dönerek:
"Sefire yolu gösterin" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?
Tabi Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.

Namık Kemal Zeybek

Atatürk'e yolculuk - Kanal B Televizyonu
------------ --------- -----

Bu güzel öykü:

- Askerimizin başına çuval geçirildiğinde sessiz kalan,

- Karakollarımıza komşu bir ülkeden saldırılar düzenlenip şehitler verdiğimizde harekete geçmeden önce icazet almak için okyanus ötesine giden,

- Fuarlarda, ülkemizin bir bölümünü kurdukları kukla devletin parçası olarak gösteren haritalar asanlarla hala resmi temaslarda bulunan değerli yöneticilerimize ve

- 85 yılda nerelerden nerelere geldiğimizi hala göremeyen aziz vatandaşlarımıza ithaf olunur.

********************************************************
11 Nisan 2010
BUNA KARGALAR DA GÜLER!...

Meriç VELİDEDEOĞLU

Her yıl mart ayının “üç”ü, “Üç Devrim Yasası”nın anılıp, değerlendirildiği gündür.

86 yıl önce TBMM’de uzun uzun görüşülüp kabul edilen bu yasalardan “birincisi” kısaca, “şeriat Yasaları”na son verilerek, “laik yasalara geçileceğini ve “Diyanet”in kurulacağını; “ikincisi” ise “laik eğitim”e geçişi; “üçüncüsü" de “Halife ve Hilafet Makamı”na son verilip kaldırıldığını bildirir.

İşte bu “Üç Devrim Yasası”nın günü olan “3 Mart”, bu yıl, yalnızca “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın “kuruluş günü”ne indirgenerek “yürütme” (hükümet) tarafından kutlandı.

“Yasama”dan (TBMM) “tık” çıkmadı; Atatürk’ün kurduğu parti olmakla övünen “CHP”den de...

“Yargı”ya gelince, “3 Mart”ı savcı Z. Öz mü, O. Şanal mı, yoksa “Ergenekon”un yargıçları Özese ile Haşıloğlu mu kutlayacaktı ki...

Peki, “laik TC Devleti”ni temsil eden “Cumhurbaşkanı”ndan bir ses, seda geldi mi? Gelmedi; gelemezdi de; ama insan “takıyye” yollu da olsa bir ses bekliyor nedense.

“3 Mart”, yöneticiler tarafından böylece sahipsiz bırakılınca, kimi “kalemler” meydanı boş bulup, “kargaları bile güldürecek” savlarla ortalara döküldüler; “Hilafet” kavramını kullanmaya kalkıştılar.

“Üç Devrim Yasası”nın üçüncüsü, yasa diliyle: “Halife hal edilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mevhumunda mündemiç olduğundan Hilafet Makamı mülgadır” der.

İşte bu içerik saptırılıp: “Hilafet kaldırılmadı, bu görev TBMM’ye verildi”(*) deniyor, ve dolayısiyle bu görevin günümüz Meclis’i için de geçerli olduğu belirtiliyor. Böylece “Hilafet’e dil uzatmak, Meclis’e dil uzatmaktır, bir Devrim Yasası’na dil uzatmaktır, bu da yasaktır” savı ileriye sürülüyor.

Yapılmak istenen kafa karışıklığının ne denli zavallıca olduğunu ortaya koymadan önce 14. yüzyılın tanınmış Müslüman bilim adamı İbni Haldun’un: “Hilafet’in dinsel değil siyasi bir kurum, Hilafe’nin de devlet başkanı olduğunu” ünlü yapıtı “Mukaddime”de belirttiğini anımsatalım.

İbni Haldun’dan altı yüzyıl sonra 20. yüzyılda, bu üçüncü yasayı öneren Urfa Milletvekili Şeyh Saffet Efendi de, 1924’ün 3 Mart günü TBMM kürsüsünde: “Dini İslam nazarında Hilafet, hak ve adil üzere icrayı Hükümet’tir!” diyecektir.

Ardından kürsüye gelen Adalet Bakanı, İstanbul Üniversitesi İslam Hukuku Profesörü Seyyit Bey de: “Hilafet meselesi dini olmaktan ziyade dünyevi, siyasi bir meseledir; itikada taallükü (ilgisi) yoktur. İslam Hilafeti hiçbir ayeti kerimede yer almaz” der.

Ve bunun nedenini de: “Çünkü Hilafet, Hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir; zamana göre değişir” diyerek dile getirir.

Ayrıca yüzyıllar boyunca neden “Hükümet” denmemiş de “Hilafet” kullanılır olmuş sorusuna da: “Gerek asrı saadet de gerek sonraları, Hükümet tabiri mustalah (pek kullanılır) olmamıştır. Hükümet kelimesi lügatte emir ve menetmek, tahakküm etmek demektir. Şer’an pek makbul bir şey değildir. Onun için ol vakitler Hükümet tabiri kullanılmamış onun yerine Hilafet tabiri istimal edilmiştir” diye bir yanıt verir.

Uzun konuşmasında: “Hilafet, Hükümet demektir!” vurgulamasını pek çok kez tekrarlar. (TBMM Zabıt Ceridesi, 3.3.1340)

Bu durumda yasa metninde geçen “Hilafet”in, “Hükümet ve Cumhuriyet’in mana ve mevhumunda mündemiç Olması”nın “anlam”ı kuşkusuz “Hükümet demek olan Hilafet”in yeni kurulan “Hükümet ve Cumhuriyet”in içinde yer almasıdır.

Öte yanda, “Hilafet”in bu anlamdan uzaklaştırılıp “dinsel” bir içerik yüklenmesinin ve dolayısıyla “Halife”ye de “İslam Halifesi” sanı verilmesinin, Batı emperyalizmi tarafından kullanılmasına da bu “devrim yasası” son vermiştir.

Gerçekten İngiltere, Hindistan’ı sömürgeleştirirken, Hint Müslümanlarının karşı koymalarını önlemek için, Abdülmecit’ten “İslam Halifesi” sanını taşıdığını ileri sürüp, “ferman” almıştı.

Bunun az da olsa işe yaradığından söz edilir; ama padişahın “İslam Halifesi” sanının kendi ülkesine yarar sağladığından pek söz edilemez.

Sultan Reşat “İslam Halifesi” olarak “cihad” çağrısı yaptığında, Müslümanlar İngiltere’nin yanında yer alarak yanıt vermişlerdi.

Bütün bunları bilen, dahası kimisini yaşayan Atatürk, “Hilafet”in bu anlamda “Cumhuriyet”in içinde “mündemiç” olduğunu kabul eder miydi?

Bunun, değil söylenip yazılmasına, düşünülmesine bile “karga”lar güler...

(*) A. Dilipak, Vakit. 9.3.2010

m.velidedeoglu@hotmail.com

*********************************************************
11 Nisan 2010

BÜYÜK LİDER ATATÜRK

Celal SANDAL

Stalin Sovyet Devrimi'nin yıldönümü için yaptığı konuşmada açıkça şunu söylüyordu.

“Herkes bilsin ki Rus ulusu Boğazları ve Ardahan’ı almaktan asla vazgeçmeyecektir. Çok yakında bunu gerçekleştireceğimizi açıkça müjdeliyorum.”

Bu konuşma yapıldığında Ankara’daki Sovyet büyükelçiliğinde devrim balosu düzenlenmektedir. Stalin’in bu konuşmasını duyan Mustafa Kemal vakit geçirmeden emir verir.

“Hemen arabaları hazırlayın, Sovyet büyükelçiliğine gidiyoruz.”

Bu sözü duyan Atatürk’ün arkadaşlarından ya da dışişlerinden sorumlu bir zat-ı muhterem der ki:

“Paşam siz devlet başkanısınız; davetsiz, protokolsüz nasıl gidersiniz.”

Mustafa Kemal; “Stalin’in, dolayısıyla Rusya’nın Anadolu topraklarına göz diktiği şu anda protokol düşünülmez çocuk.” der.

Büyükelçi Karakan, Atatürk’ün bu gelişinden rahatsız olmuştur ama Mustafa Kemal gibi otoriter bir devlet başkanına saygıda kusur etmez. Hemen elçilik salonuna geçilir. Atatürk Büyükelçi Karakan’a; “Sen benim kişisel dostumsun. Aldığım habere göre Stalin Boğazlar’ın ve Ardahan’ın Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmasını istiyormuş. Bu haberin doğru olup olmadığını sizden öğrenmeye geldim. Bana ajanslardan gelen bilgiyi getir de doğru olup olmadığını anlayalım.”

Ajans metni getirilir, haberin doğru olduğu anlaşılır. Atatürk Büyükelçi Karakan’a döner, der ki; “Karakan hemen Stalin’le iletişim kuracaksın ve kararından vazgeçip geçmediğini soracaksın. Stalin söylediklerini geri alacak, yoksa ben ne yapacağımı bilirim. Ve Stalin’den cevap gelene kadar elçiliğinizden ayrılmayacağım. Eğer yanıt istediğim gibi gelmezse doğruca kalkıp Rus sınırına gideceğim. Yoksa başınıza geleceği siz benden daha iyi bilirsiniz.”

Bunun üzerine elçi Moskova’yla iletişim kurar. Moskova’dan gelen yanıt aynen şu şekildedir.

“Bu konuşma sırasında sayın Joseph Stalin’in dili sürçmüştür. Sovyetler’in, Boğazlar’ın ve Ardahan’ın alınması gibi bir düşüncesi yoktur. Türk dostlarımız rahat etsinler.”

Bunu duyan Atatürk Büyükelçi Karakan’a dönerek; “Karakan ülkene döndüğünde yaşatmazlar seni, çok iyi tanıyorum. Moskova’ya dönme, bize iltica et.”

Karakan; “Teşekkür ederim Paşam, sizi tanımak benim için onurdu. Başkentinizde görevim sona erdiği için Moskova’ya döneceğim.” der.

Ve sonra Büyükelçi Karakan fırında yakılarak infaz edilir

************************************************************
17 Mart 2010
AÇILIM


Emin ÇÖLAŞAN(*)

Kürt açılımı fiyaskoyla bitti. Ermeni açılımını eline yüzüne bulaştırdı. Alevi açılımı düzmece çıktı. Pazar günü Roman açılımı yaptı, onu birazdan yazacağım.
Açılı saçılım derken, Tayyip’ten her gün yeni bir açılım komedisi izlerken şimdi sıra geldi bu şahsın bence mutlaka yapacağı “Türk açılımına!”
Yani biz de insanız, bizim de canımız var, biz Türk’üz. Bir “açılım” da biz isteriz! O Tayyip’in bir gün olsun “Türk milleti” dediğini duymak isteriz. Bunu söylemeye niçin dilinin varmadığını doğrusu merak ederiz!
Yok yok, şaka söyledim. Bizim Türklüğümüz onun söyleyeceklerine bağlı değil. Biz ne olduğumuzu iyi biliriz, bu gibi konularda Tayyip mayyip gibilerden medet ummayı küçüklük sayarız.

Sevgili okuyucularım, Pazar günü Tayyip isimli bu şahsın Roman açılımı vardı. Bu açılımları elbette babasının hayrına yapmıyor. Her açılım-saçılımda amacı oy avcılığı yapıp o insanları kandırmak, çeşitli vaatlerde gözlerini boyayıp seçimde onların oylarına gel gel yapmak.
Şimdi size İzmir’de yaşayan Sağlık ve Devlet eski Bakanı Rıfat Serdaroğlu’ndan dün aldığım mesajı özetleyerek aktarıyorum. Okuyun da devlet millet parasıyla açılım nasıl olurmuş görün :

“Bu Roman açılımı toplantısı için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fon Kurulu acilen toplandı. Toplantıya götürülecek Roman vatandaşlara ücretsiz otobüs temin edilmesi, kumanya ve 100 lira para verilmesi karara bağlandı. İzmir’de muhtarlar Kaymakamlıklara çağrıldı, toplantıya gideceklerden nüfus kağıtları toplandı, listeler yapıldı ve İzmir’den 100 otobüs Roman vatandaş İstanbul’a gönderildi. (Serdaroğlu daha sonra, fakir fukara ve muhtaç vatandaşlara yardım için kullanılması gereken bu Fon’daki paraların böyle bir amaçla kullanılmasının yasal olmadığını vurguluyor ve ilgili yasa maddelerini sıralıyor.)
Türkiye bir hukuk devletidir. Kamunun parasını, yasada yeri olmadığı halde hiç kimse harcayamaz. Fakir vatandaşların parasını emaneten yöneten Fon Kurulu bu usulsüz ve yasaya aykırı kararı alamaz. (Fon Kurulu Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Başbakanlık Müsteşarı, Fon Genel Müdürü ile Vakıflar Genel Müdürü’nden oluşuyor.) Yasanın amaç ve maddelerinde “Başbakanın toplantıları için para ödenir” diye bir hüküm yok.

Bu usulsüz harcama için karar alanlar , bu yasadışı emre uyan vali ve kaymakamlar, hepsi yasa önünde sorumludur. Yapılan yasa tanımazlığın hukuki boyutu budur.
Elbette ki görevinin bilincindeki bir Cumhuriyet Savcısı bu durumu görecektir. Biz tarihe burada not düşelim. Görmese bile, ileride lazım olacaktır.

Gelelim bu rezaletin ahlak boyutuna. Vicdanı olan, içinde bir parça insanlık olan herkese sesleniyorum. Siz Başbakan olsanız, açılım yapacağım diye muhtaç ve fakir insanlara verilecek bir lokma ekmek parasının, bir ailenin çocuğuna eğitim ücreti olacak paranın çarçur edilmesini emreder misiniz?

Kendi siyasi şovunuz için yardım paralarını kullanır mısınız? O zaman sizin Deniz Feneri’nden farkınız kalır mı?
Olayın bir de insani boyutu var. Başbakan düzeyine gelmiş birinin, kendi insanları için “ 100 lira veririm, kumanya veririm, otobüs tutup ayağıma getiririm” anlayışında olması ne kadar üzücüdür. Bunun bir adım sonrası “Parasını veririm, oyumu satın alırım” anlayışı değil midir?
Fakirler ve düşkünler için oluşturulan bir fonu partisinin ve kendisinin siyasi şovu uğruna harcayabilen bir zihniyet, acaba İKTİDARI ELİNDE TUTABİLMEK için Devlet Hazinesi’ni nasıl harcar? Taktir sizlerindir.”
Ne güzel yazmış, oynanan oyunu ne güzel açığa çıkarmış Rıfat Serdaroğlu.
Trakya, Ege ve Marmara bölgelerinden yaklaşık 15 bin Roman vatandaşımız otobüslere bindiriliyor, kendilerine kumanya ve para veriliyor ve İstanbul’da Tayyip’in karşısına getiriliyor. Gösteri renkli geçsin diye, onlara ayrıca direktifler veriliyor:
“Renkli ve kendinize özgü giyinin, davul zurna ve çalgılarınızı, orkestralarınızı getirin. Toplantıda oynamak, göbek atmak, şarkı söylemek serbest”
Açılımda (!) Tayyip, başkaları tarafından yazılmış nutkunu karşısındaki camlardan okumaya başlıyor :

“Ben Kasımpaşa’da siz değerli Roman kardeşlerimin içinde doğdum. Orada, Hacıhüsrev’de sizlerle birlikte büyüdüm. Ben artık Roman kardeşlerimi çadırda görmek istemiyorum. TOKİ sizlere konut yapacak. Siz bana Fatih Sultan Mehmet’in emanetsiniz…”
Şimdi aklına getirdiği “Roman kardeşlerinden” biri o sırada korumalarından dayak yemeyi göz alsa ve ayağa kalkıp sorsa…
“Yaaa Tayyip, sen İstanbul’da Belediye Başkanlığı yaptın. Partin olacak AKP tam 8 yıldır iktidarda. Bizi şimdiye kadar hiç düşünmezdin, suratımıza bakmazdın da, şimdi seçim yaklaşırken mi aklına düştük? Hem bizim konutlarımızı, Hacıhüsrev’i polis her gün basarken, tarihi Sulukule mahallemiz yıkılıp yok edilirken sen neredeydin?
Tayyip bunlara yanıt veremez, belki “Ananı al da git”, ya da “Yaygara yapıyorsun” diye bağırır, Roman vatandaşlarımızı azarlardı.
Evet, şimdi sıra Tayyip’te! Rıfat Serdaroğlu’nun bire bir tanık olduğu olaylar ve sıraladığı yasa maddeleri için mutlaka bir yanıt verecektir! … Eğer yüreği yeterse!
Neyse!… Bu arkadaş seçim öncesinde mutlaka bir “Türk açılımı” yapacak ve bizlere Türklüğümüzü öğretmeye kalkışacak, Türk olmaya ne kadar önem verdiğini falan anlatmaya kalkışacaktır!!! Belki bizler de muhtarlar, kaymakamlık ve valilikler tarafından çağrılacağız, kumanyamızı alıp beleş otobüslere bineceğiz, cebimize devletin parasından harçlık koyacağız… Sonra ver elini İstanbul ve Tayyip nutuk atıyor:

“Değerli Türk kardeşlerim, açılımlarımız devam ediyor! Şimdi sizi karşımda görmekten çok mutluyum. Açılım sıramız Türklere geldi. Ne mutlu sizlere ki, geçenlerde siz Türkleri rüyamda bile görmüştüm. Bu ülkede Türklerin de yaşadığını anlamış bulunuyorum… Ve işte, hükümetimiz ve partimiz AKP’nin Türk açılımı ile karşınızdayım…”

NOT:(*)Sözcü Gazetesi yazarı 17 Mart 2010 tarihli Gözcü Gazetesinden alınmıştır.
********************************************************
21 Mart 2010

DARBE DUASI DEĞİL İKTİDARDAN KURTULMA DUASI

İhsan ÖZKES
Emekli Müftü

Sayın TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu “Allah’ım bize darbe gönder, anayasayı yapacak kadar” diyerek ‘darbe duası’ yaptı ve ‘âmin’ dedi.
‘Olmayacak duaya âmin denilmez’ diye bir söz vardır.
Askeri yetkililer darbenin çağdışı kaldığını, kanunlara, hukuka ve demokrasiye saygılı olduklarını defalarca açıkladılar. Darbeyi yapabilecek makamlarda olanlar darbe yapmayı asla düşünmediklerini, böyle bir ihtimal olmadığını belirtmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Adeta darbe yapılmayacağını ortaya koymak için yemin billâh edecekler. Darbe korkusu vererek siyasi menfaat sağlayanların şerlerinden sığınmak için de neredeyse dua edecekler.
Durum bu hale gelmişken ‘darbe duası’ yapıp ‘âmin’ demek, doğmayacak çocuğa don biçmektir.
Ayrıca ‘darbe duası’ yapmanın suç teşkil edeceğini düşünüyorum. Bu duayı başka çevreler yapsa idi ‘darbeye çağrı’ olarak adlandırılırdı. ‘Dua’nın ‘çağrı’ anlamında olduğu tartışılmaz. Bu darbe çağrısı için bakalım ne yapılacaktır?
Ben emekli bir müftü olarak demokrasiye ‘evet’ darbeye ‘hayır’ diyorum. Darbe çığırtkanlığına da, darbe korkusu yaygarasıyla oluşturulan korku imparatorluğuna da karşıyım.
Anayasayı yeniden yapmak için tek çarenin darbe olduğu düşüncesi, demokrasi savunuculuğu ile de bağdaşmaz.
Anayasayı değiştirmek için kendinden başka herkesle kavgalı bir iktidar elbette kuşku yaratır.
Toplumsal desteği sağlayacak, genel uzlaşı ile anayasayı değiştirecek bir ‘iktidar değişikliği için dua’ etmek varken, ‘darbe duası’ yapmak ne yasalara ne de dinimize sığar. Zira Hz. Muhammed sorunların çözümünde iki seçenekten daima kolay olanı tercih ederdi. (Bakınız, Buhari, Edeb, 80; Müslim Fedail, 77)
Genel seçimleri bekleyerek halkla barışık olacak ve toplumsal uzlaşıyla anayasayı değiştirecek yeni bir iktidar seçeneği varken ‘darbe duası’ yapmak hangi mantığa sığar?
Darbe iddialarıyla ilgili yargılamaların yapıldığı bir süreçte iktidarın etkili ve de yetkili hukuk profesörü Sayın Kuzu suçüstü olmuştur ama onun dokunulmalık zırhı vardır.
‘Darbe duası’ yerine ‘iktidar değişikliği duası’nın hem dünyamız hem de ahretimiz için daha uygun olduğunu düşünüyorum:
İşsizliğin - aşsızlığın, yolsuzluğun - haksızlığın sona ermesi,
Ülkemize huzur ve güvenin gelmesi,
Toplumsal gerginliklerin bitmesi,
Dokunulmazlık zırhlarının kalkması,
İnsanca ve Hakça bir yönetimin oluşması,
İnsanımıza yakışır daha çağdaş ve uygar bir anayasanın çıkarılması için
Bu iktidardan kurtulmayı ve sosyal demokrat bir iktidara kavuşmayı nasip eyle Allah’ım! (âmin)

16.03.2010
Üsküdar

********************************************************
13 Mart 2010

TAYYİP BEY TÜM GÜÇLERİ KUŞATMAK İSTİYOR

Süleyman YAĞIZ
İstanbul Milletvekili

Tayyip Bey, “kuvvetler ayrılığı” prensibine göre “yürütme”, “yargı” ve “yasama”nın birbirlerinden ayrı olması gerektiğini belirterek, “İfade olarak hoş güzel… Ama peki ayrı mı? Ne yazık ki ayrı değil” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Yasamada yaşanan ayrı bir durum var. Yürütmede ayrı bir durum var. Ama hepsini geç… Ne yasama, ne yürütme… Yargı bir anda hepsini silip atabiliyor. Hani birbirlerinden ayrı idi? Şu an yargı istediği şekilde yürütmeye müdahale ediyor. (...)
Nasıl ki yargıda kendi mensubunun yargılanmasına başkanlar kurulu müsaade ediyorsa, bırakın da siyasetçinin yargılanmasına da parlamento izin versin. Bir siyasi partinin kapatılması için kararı parlamento versin.”
***
Önce bir düzeltme yapalım: Siyasetçinin yargılanmasına izin veya karar verme yetkisi, -başbakan, bakan ve milletvekilleri açısından- parlamentoya ait... Tayyip Bey’in bunu bilmemesi mümkün değil… Zira kendisinin de Meclis’te bekleyen çok sayıda dosyası var.
Gelelim “kuvvetler ayrılığı” meselesine… Aslında evet, “yasama” ile "yürütme” ayrı değil; tam tersine iç içe… Dahası, “yasama organı”, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi, “yürütme”nin ve yürütmenin başı olarak Tayyip Bey’in “kanun üretim merkezi” gibi çalışıyor…
Çünkü 500 milletvekili bir araya gelse bile Tayyip Bey istemediği sürece, TBMM’den hiçbir kanunu çıkaramaz...
Ancak bunun sorumlusu Tayyip Bey değil; onu da ayrıca belirteyim. Sistem öyle kurulmuş… Tayyip Bey’in farkı, bu yetkiyi sonuna kadar kullanmasıdır; mecbur kalmadığı sürece muhalefeti hiç umursamamasıdır.
Dolayısıyla Tayyip Bey, bugün başbakan olarak “yasama” ve “yürütme”nin tek hâkimidir. Bu denli büyük bir yetki yetmiyor olmalı ki, şimdi “yargı”yı da kontrolü altına almak istiyor.
***
Onun içindir ki, “Parti kapatmalarına parlamento karar versin” diyor. Ben de o zaman kendisine sormak istiyorum:
“Abdullah Gül kardeşiniz” örneğinde olduğu gibi cumhurbaşkanını bile tek başına seçtirme gücü sizde olduğuna göre, parlamentoya gerek var mı ki, böyle bir öneride bulunuyorsunuz?
Madem öyle, işi uzatmaya, parlamentoda oylama yapmaya ne gerek var? Parti kapatmalarına da sizin karar vermeniz daha doğru olmaz mı? Nasıl olsa vekilleriniz, siz ne derseniz o yönde oy kullanacak.
“Bir siyasî partinin kapatılmasına iki dudak arasından çıkacak bir sözle karar verildiğini” ileri sürerek, Anayasa Mahkemesi’ni hedef gösteriyorsunuz…
Oysa Anayasa Mahkemesi, 11 üyesinin dudak aralarıyla karar veriyor. Siz ise hükümetinizde ve partinizde tartışmasız biçimde tek başınıza karar verme olanağına sahipsiniz… Yani ülkemizde “iki dudak arası yetki”, yaşadığımız süreçte sadece ve sadece size aittir.
***
Parlamentodaki AKP’li üyelerin -birkaçı dışında- tümü sizin talimatlarınıza göre karar ve oy veriyor; böyle bir parlamentodan demokratik sonuçlar alabilmek mümkün müdür? Böyle bir uygulamada parlamenterlerin özgür iradelerinden söz edilebilir mi?
“Yargı”yı da kontrol altına aldığınızı bir an için varsayarsak… O zaman, “kuvvetler ayrılığı” diye bir şey kalır mı ki?
Zaman zaman “ileri demokrasi”den söz ediyorsunuz. Ama, yaklaşım ve uygulamalarınız demokrasinin “d”sine bile işaret etmiyor… Siz nasıl bir “ileri demokrasi” istiyorsunuz ki, söyledikleriniz, en “ilkel demokrasi”yle dahi bağdaşmıyor?
***
Üçte bir oyla parlamentonun üçte ikisine sahipsiniz… Bunun sorumlusu elbette ki siz değilsiniz… Ama, “ileri demokrasi” anlayışınız, bu tür anti-demokratik durumlara son verilmesi için de çaba göstermenizi gerektirmiyor mu?
Yoksa, “ileri demokrasi” anlayışınız, amacınıza ulaşmak için -papaz cübbesi misâli- yeni bir aldatmaca mıdır?
“Yargıya sorarsanız yargı 'Her şeyi biz yapalım' diyor. Ben de diyorum ki 'Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinin ortalamasını alalım. Bunda ortaya ne çıkıyorsa biz de onu uygulayalım. Buna var mısın, yok musun?' diye soruyoruz. O da işlerine gelmiyor. 'Bize münhasır bir şey olacak' diyorlar” diyorsunuz…
Bu sözlerinizle çok açık biçimde gerçeği çarpıtarak kafa karıştırıyorsunuz… Zira, “yargı”nın her şeyi biz yapalım gibi bir hevesi, niyeti yok… Tam tersine; her şeyi siz yapmak istiyorsunuz. Yani üç güce de siz sahip olmak, bütün güçleri tek başına kuşatmak istiyorsunuz.
****
Parti kapatmalara parlamento karar verirse, böyle bir durum, iktidar partilerinin muhalefet partilerini tehdit etmelerine sebep olmaz mı?
Bu iş o zaman, Meclis’te çoğunluğu ellerinde bulunduranların, hoşlanmadıkları bir parti için kapatma kararı vermelerine kadar gitmez mi? Böyle bir garabet dünyanın hangi ülkesinde var?
Bunun, demokrasiyle hele hele “ileri demokrasi”yle, millet egemenliğiyle filan ne ilgisi olabilir? Tam tersine, böyle bir durum, çoğunluğa sahip millet iradesinin azınlıktaki millet iradesinin üzerinde baskı oluşturmasına yol açar.
***
Evet, Tayyip Bey, tek başına bütün güçleri kuşatmak istiyor. Bu, artık çok… Tayyip Bey’in amacı demokrasinin çıtasını yükseltmek olsaydı, böyle bir şeyi, yani parti kapatmalarına parlamentonun izin vermesi gibi bir öneriyi aklına bile getirmezdi.
Tayyip Bey “ileri demokrasi” söyleminde samimi değildir. Samimi olsaydı, daha yolun başındayken sözünü verdiği, “milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılması” meselesine bugüne kadar çoktan el atardı.
Fakat atmadı… Tersine, unutturmaya çalıştı… Konuyla ilgili soru yöneltildiği zaman da “sadece vekillerin değil, diğer kesimlerin de dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini” söyleyerek oyalamayı tercih etti…
Bugün varılan noktada, görevi başındaki amiraller-generaller bile tutuklandığına göre, Tayyip Bey’in bahanesi kalmamış olmalıdır. Ama Tayyip Bey, TEK GÜÇ hedefine ulaşıncaya kadar bu işe kesinlikle yanaşmayacaktır. Peki, bu hedefine ulaşacak mıdır? Hayır, ona da kesinlikle ulaşamayacaktır!

********************************************************
08 Mart 2010

KADINA BİRAZ DAHA SAYGI

Atakan KORKMAZ

Tabiatın bizzat,özüdür kadın
Kutsal değerlerin sözüdür kadın
Erkeğin aydınlık yüzüdür kadın
Ne olur kadına biraz daha saygı

Ahlak hamurunu yoğuran o dur
Yüce peygamberi doğuran o dur
Tatlı bir lisanla çağıran o dur
Ne olur kadına biraz daha saygı

Değerlidir yaradanın katında
Onurludur hayatın her sathında
Cennet onun ayağının altında
Ne olur kadına biraz daha saygı

İkinci sınıf insan,saydınız yeter
Çarşafı,türbanı yaydınız yeter
Kadınla siyaseti baydınız yeter
Ne olur kadına biraz daha saygı

Beyinsiz kişinin edep darlığı
Kara çarşaf,erkek hükümdarlığı
İffet çarşaf değil yürek varlığı
Ne olur kadına biraz daha saygı

Kadına dayak,kadına taciz
Yaptıran korkaklık,yapanlar aciz
Yasalar yetersiz,yasalar naçiz
Ne olur kadına biraz daha saygı

Kötü söz söyleyip durmayın artık
İnsafsızlık edip,vurmayın artık
Erkeklik bu değil kırmayın artık
Ne olur kadına biraz daha saygı

İnsan ol birazcık,hayvanlık eden
Bu kadar hanzoluk,hırboluk neden
Öküz çiftliğinde cinsellik güden
Ne olur kadına biraz daha saygı

Cartayı çekmeler,miyadın değilmi
Seni doğuran anne, kadın değilmi
Peki ya kız kardeş,kadın değilmi
Ne olur kadına biraz daha saygı

Tertemiz bir yürekle bak kadınlara
Nezaketle, sevgiyle ak kadınlara
Annen gibi saygıyla bak kadınlara
Ne olur kadına biraz daha saygı

Atakan Korkmaz
********************************************************
ÇAM AGACI SÜSLEME GELENEGI ve TÜRKLER


Sümerolog,
Muazzez İlmiye ÇIĞ

Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.

Buna hayat ağacı diyorlar.

Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli.

İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı NARDUGAN (nar=güneş, tugan/dugan=doğan) Doğan Güneş .

Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.

Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş. Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş.

Bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.

"Doğum, güneşin yeniden doğuşu"
***********************************************************
Aralık 2009

Zülfü Livaneli'nin düsündüren yazisi...

TÜRKİYE'NİN BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜYLE İLGİLİ TAHMİNLER


ZÜLFÜ LİVANELİ(*)

Bir çocuğun büyümesini, anası babası zor fark eder.
Çünkü çocuk her gün gözlerinin önündedir ve bir günden ertesi güne değişiklik olmamaktadır. Çocuk hep aynı gibidir. Ama aynı çocuğu bir yaşında gören kişi, dokuz yıl sonra gelip de onun on yaşını sürdüğünü gördüğü zaman gözlerine inanamaz. Ve çocuğu tanıyamaz. Ülkeler için de durum böyle.

Her sabah kalkıyoruz, gazeteleri okuyoruz, işe gidip geliyoruz, akşam televizyonda haberleri izliyoruz ve ülkedeki büyük değişimi fark edemiyoruz. Her şey aynıymış gibi geliyor.

Oysa, Türkiye büyük bir hızla değişiyor, dönüşüyor, bambaşka bir ülke haline geliyor. Bunu anlamanın en kestirme yolu, ülkeyi üç beş yıldır görmemiş birisinin tanıklığına başvurmaktır. İnanın bana, bütün samimiyetimle söylüyorum; bir süre sonra Türkiye iyice tanınmaz hale gelecek... Siz bile şaşıracaksınız.
***
Peki bu değişimin yönü ne?

Bunu kısaca " muhafazakarlaşma, Orta Doğu ülkesi olma,
zenginleşme ve kalitesizleşme"
olarak adlandırabiliriz.
Dikkat edilirse bunlardan bazıları olumlu, bazıları olumsuz özellikler ama hepsi bir arada gerçekleşiyor.

Yani önümüzdeki yıllarda şöyle bir ülkede yaşayacağız:
Gökdelenlerle ve alışveriş merkezleriyle dolu, lüks mağaza ve Lokantalardan geçilmeyen, yabancı şirketlerin Orta Doğu merkezlerinin bulunduğu bugünkünden daha zengin bir ülke.
Yani bir çeşit büyük Dubai ya da eski Beyrut! Öte yandan;
daha da hızlanmış bir cahilleşme, kültürsüzleşme, lumpenleşme süreci.

Her önemli işin başında; liyakata göre değil.. tarikat ilişkilerine göre seçilmiş insanlar. Alabildiğine muhafazakar ve alabildiğine Amerikancı bir ülke.
İşte benim gördüğüm manzara bu.
***
AKP'nin önümüzdeki yerel ve ondan sonraki genel seçimleri
de alacağını söylemek kehanet değil. Bunu herkes görüyor.
Hatta beş yıl sonra Erdoğan halk oyuyla seçilmiş cumhurbaşkanı olacak, belki de Abdullah Gül'ü Başbakan olarak göreceğiz..

Yani Türkiye en az on yıl daha AKP'nin elinde. Çünkü karşısında hiçbir güç yok. Koltuğunu kaybetmemek için uyuşturucu satıcılarını bile partisine üye kaydeden CHP başkanı, zaten AKP ile anlaşmalı olarak götürüyor bu sistemi. MHP deseniz, ortada.
***
Önümüzdeki günlerde AKP hükümeti, "PKK liderlerini teslim alan hükümet" olarak alkışlanacak. Orta Doğu'dan ve Batı'dan Türkiye'ye para akmaya devam edecek. Laik kesim ise bir yandan giderek küçülecek, Bir yandan da yıllardır yaptığı gibi birbirini yemeye devam edecek.
***
Bu kadar büyük bir değişim sadece iç dinamiklerle başarılamazdı.. Amerika'nın Orta Doğu meselesinde Türkiye'ye biçtiği rol,
Uzun dönemli bir senaryoyla uygulanıyor.
İçteki aktörler de, siyasiler, basın, üniversite, iş alemi, aydınlar olarak rolün hakkını veriyorlar.
***
Peki on beş yıl sonra ne olur diyorsanız,
Onunla ilgili bir tahminde de bulunabilirim.
Toplum, sistemli eğitimle dönüştürülmüş olacağı için,
Cumhuriyetin kuruluş yılını bile hatırlayan kalmaz.
***
İsteyen bu yazıyı kesip saklasın ve eğer Türkiye başka türlü gelişirse,
Beni utandırmak için suratıma çarpsın.
Ama ne yazık ki bu pek mümkün görünmüyor
(*)Vatan Gazetesi Yazarı
************************************************************
27.07.2009

Bir Deneme



UMUT

Ne olduğunu bilmediğimiz ''umudumuz''gün gelir sararken yaramızı, bir isimle, bir cisimle bağdaştırırız çoğu zaman. En ufacık bir sıkıntıda ya koparız hayattan, ya o adını koyamadığımız umuda sarılırız.

Hayat; hepimizin anladığı ve gördüğü kadar ise, bir çok zaman kaçırırız zaten gözümüzden. Adı’da 'yaşayamadıklarımız' olur. Derin bir 'ah!' çekilir ardından. Umudumuzun yitirildiğini hisseder ve benliğimizin merkezine en derin mesajı göndeririz.

Yaşamak; düşüncesizce ve hesapsızca...Yaş'ın kaç olduğunun ne önemi var? Yüreğindeki ateş sarıyorsa tüm bedenini, salıver hayata kendini... Kalk! bir şarkı söyle en çirkin ses tonunla, haykır hayata; ‘seni anlamıyorum, ama yaşıyorum, işte delice’ de. ‘Yüreğimdeki sese kulak veriyorum’ de. De işte bir şeyler. Umudunu kendin yarat. .

Hayal manzaralı bir hayat karşında, yıkılma hiçbir zaman..

''Umut'' yüreğinin yansımasıdır gerçekte...Ve umutlu olduğum günlerde yazdığım bir şiirle veda ediyorum sizlere...

Bazen bir annenin kucağında,
Bazen bir arkadaşın bakışında,
Bazen de bir kuşun ötüşündedir umut..

Bir hainin can yakışında,
Bir yarin her bakışında,
Yüreğinin tek atışında,
Bir sazın tek telidir umut.

Aslında yaşamın her halinde,
Çağlayan suların selinde,
Belki de rüzgarın sesinde,
Ve işte kalbimdesin umut.

Karşıyaka/İzmir
*********************************************************
BİR SİYASİ ANALİZ

23 Nisan 2009 Perşembe 12:03

Ali KAYA

Güne, Hüseyin Ekici’nin 2000’e 10 Kala Demokrasi Kurultayı adlı kitabından belleğime kazınanları hatırlayarak başladım. Hafızamı tazelemeye çalıştım. Ekici'nin, kurultay yapmakla ünlü Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 12 Eylül darbesinin ardından yaptığı kurultaylarla ilgili köşe yazılarından derleyerek hazırlamış olduğu kitap, sosyal demokratlar açısından tarihe ışık tutar nitelikteydi.

SHP ile başlayan, CHP ile devam eden sürece ilişkin kısa notlar düşecek olursak, Deniz Baykal’ın parti küçük olsun benim olsun, ben hep genel başkan olayım düşüncesi 12 öncesinden günümüze değin tutarlı bir çizgidir!

20 yıl geriye döndüğümüzde Deniz Baykal’ın A Takımı Erol Çevikçe, Nail Gürman, Adnan Keskin ve diğerleri şimdi nerede?

Bugün yaşanmış gibi hafızamda tazeliğini korur. SHP’de, Erdal İnönü, Deniz Baykal yarışında, kurultayda Deniz Baykal ekibinden oluşan divan tüzük ihlali yapmıştı. Ertuğrul Günay, Erdal İnönü’yü destekleyen sol kanatın liderlerindendi. Tüzük ihlalini divan kuruluna anlatabilmek için dakikalarca dil dökmüştü. Ancak, önyargılı bir divan anlamamak için direniyordu.

Ok yaydan çıkmak üzereydi. Divan hatasını anlamış, özür dileyerek Günay’a söz hakkı vermişti. Kürsüye çıkan Günay, örgütün önünde Baykal’a dönerek, bu kadar küçülmek neden Sayın Baykal, bu kadar küçülmek neden sözcükleriyle Baykal’ı ve ekibini eleştiri bombardımanına tutmuştu.

Çok geçmemişti. Erdal İnönü’yü genel başkan yapan, sol kanatın öncülerinden Ertuğrul Günay ile İnönü arasında da soğuk rüzgarlar esmişti.

Baykal ve ekibinin SHP’den ayrılarak CHP’yi yeniden kurması ve ardından Ertuğrul Günay’ın CHP’de Genel Sekreter olması!

12 Eylül öncesi CHP’de Genel Başkan olan Bülent Ecevit’in partisi DSP’ye geçmesi ve Ecevit yönetimi tarafından seçilemeyecek sıraya konulması!

CHP’de bitmek bilmeyen depremler ve partiden ihracı!

AK Parti’ye katılması ve Kültür ve Turizm Bakanı olması!

Ergenekon davası ile ilgili AK Parti’de aykırı ses çıkarması ve yargının siyasallaştığını söylemesi!

Bu söylem üzerine eski genel başkanı Baykal tarafından AK Parti’de vicdan sahibi kişiler seslerini yükseltmeye başlamıştır açıklamasıyla övgü alması!

Şimdi siyasetin neresindeyiz sorusu önümüzde duruyor ve yanıt bekliyor.

Bir başka kesit. Ertuğrul Günay, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay… sol kanatın önde gelen isimleri.

Peki, SHP’de sol kanatı farklı kılan özellik neydi?

Seçimle gelen seçimle gider.

Görevden almalara ve atamalara karşıyız.

Örgütün üzerinde bir güç düşünülemez.

Sonra ne oldu?

Baykal’ın dar kadroculuk anlayışına ve yukarıda ifade edilen parti içi anti-demokratik uygulamalarına karşı duranlar! milletvekilliği veya belediye başkanlığı için adaylık başvurusu yaparak atanmayı beklemedi mi?

Örnek mi?

Son yerel seçimde Ercan Karakaş İstanbul’da aday adayı değil miydi. Atanmayı beklemedi mi?

Oysa, Ercan Karakaş, yıllar önce atanmalara karşı olduğu için sol kanatın öncü isimleri arasında yer almamış mıydı?

Türkiye’de siyaset yapmak istiyorsanız, tercihiniz hangi parti olursa olsun, genel başkana, genel merkeze yakın olduğunuzda veya kişisel hesaplarınız örgütsel hesaplarınızın önüne geçtiğinde parti içi demokrasi sevdanız son bulur.

Siyaset tarihinde görülmemiştir ki, bir lider alternatifi olan adaya yaşama şansı versin. Hele feodal yapıların egemen olduğu, siyaseti çıkar temelleri üzerine oturtanlar için bu hastalık tedavisi mümkün olmayan bir hal almış durumdadır.

Bizim ülkemizde demokrat görünen, demokrasi nutku atmakla ün yapan genel başkanlar ömürlerini koltuklarına yapışarak tamamlamayı sorumluluk kabul ederler!
***
CHP’de genel başkanlık yarışına katılan ve Baykal’ın dar kadrocu anlayışı tarafından dışlanan, ardından ihraç edilen, siyasete DSP’de devam eden Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile noktalamak istiyorum.

CHP’de Deniz Baykal, DSP’de Rahşan Ecevit!

Sarıgül’ün genel başkanlık umutlarını suya düşüren iki lider.

Şimdi ne olacak?

Sarıgül yakında kuracağı Yeni Düzen Partisi için kulislerine devam ediyor. Turgut Özal’ın dört eğilim modelini benimseyen Sarıgül’ün YDP’si AK Parti’ye alternatif olabilecek mi?

AK Parti’den ayrılan Abdullatif Şener’inde parti kurma çalışmalarını hızlandırdığını belirtelim.

Sonuç; AK Parti’nin tek başına iktidar olduğu dönem noktalanıyor mu?

Yapılacak ilk genel seçimlerde koalisyonun ayak seslerini duyar gibi miyiz?

*********************************************************
BAYKAL İLERİDE NASIL ANILMAK İSTİYOR?

Mehmet M. YILMAZ (*)

SEÇİM sonrası ortak kanı, CHP içinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıldızının giderek parlayacağı.

Birçok kişi bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun, Deniz Baykal’ın gelecekteki rakibi olacağını düşünüyor.

Katılmadığım yorumlardan biri de bu: CHP'de böyle bir şey olmayacak!

Deniz Baykal 9 Eylül 1992 tarihinde Genel Başkanı oldu.

O günden beri yapılan hiçbir seçimi de kazanmayı başaramadı.

Koalisyon ortağı oldu, başbakan yardımcılığı da yaptı ancak bu bir seçim kazandığı için değil, SHP ile birleştiği için gerçekleşti.

Deniz Baykal, CHP’nin başında dört genel seçim geçirdi. Hiçbirinde iktidar olmayı başaramadı. Birinde barajın altında da kaldı ama görüyoruz ki hala aynı koltukta oturmaya devam ediyor.

Bu yerel seçim de dahil olmak üzere kaybettiği yerel seçim sayısı 3.

Ve hiçbir şey yine değişmeyecek.

Elbette kendisi oturup gerçekçi bir değerlendirme yapabilene kadar!

Baykal, sakin bir yere gidip düşünmeli: Türkiye’yi gerçekten seviyor mu? Partisinin görüşlerinin iktidara gelmesini istiyor mu? Çekilmeyi bilirse gelecekte nasıl anılacak? Çekilmeyi bilmeden ısrarla kaybetmeye devam ederse gelecekte nasıl anılacak?

Baykal, kendisini ve ülkesini gerçekten seviyorsa bu değerlendirmeyi yapmalı ve CHP’nin önünü açmalı.

Görüldü ki doğru isimlerle girdiği seçimlerde CHP bu ülkenin en büyük iktidar adayıdır.

Yerel seçimlerde CHP ortalamasının üstünde oy alan adaylara ve o bölgedeki oylara iyice bakarsa bunu görecektir!
(*) Hürriyet Gazetesi Yazarı. Bu yazı 31.03.2009 tarihli Hürriyet Gazetesinden alınmıştır.
**********************************************************
14 Mart 2009

EVLİLER OKUYUN... BEKÂRLAR DERS ALIN

CAN DÜNDAR

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni zamanda da... Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'hot' dediğinde oturmalı kadın... Yâda yumuşatıyorlar;
-Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı...

Eğitimde de böyle... Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı...

EŞİM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne 'hot' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü...

Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,

-'Ooo Can bey kapmışınız çıtı rı' esprilerine muhatap dahi oldum.

EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..

Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım... Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran...

Bunu unutmadık biz.

Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sen e.

O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklisin bitanem...' dedik,
Öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bi de böyle düşün' de dedik fikrimizi savunurken.

Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç içi n savaşan neferlerdik bu hayatta...

Asla bilmedik ne k adar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..

Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama..

Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima...

Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...

Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yaşayacaktık...

Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında...

Gece yarısı kapı aç ıldı esim;

-'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu kapının eşiğinden, 'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla... 'kay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek...

Ve bence doğrusu da bu...

Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç.

Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize..

Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift ol acaktık o listede...

Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu oynanan...

Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence...

Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...

Sadece gönlünüzden geçtiğince...

Dediği gibi Ataol Behramoğlu'nun;

'...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana...

Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir.

Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder.

Aşağı çekersin omuzların titrer. Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır...
(Can Dündar yine üstatlığını konuşturmuş)
*******************************************************
13.03.2009
MUSTAFA BALBAY, HILLARY CLINTON'A
HOŞ GELDİNİZ ÖDÜLÜ MÜ?


Hüseyin HAYDAR
Yurtsever Aydınlar Serbest
Bırakılsın Kampanya Sözcüsü

ABD Dışişleri Bakanı H. Clinton'un Türkiye'ye gelişine
bir jest olarak yurtsever gazeteci Mustafa Balbay
eziyetli bir süreçte tutuklandı. BOP Eşbaşkanından
Emperyalist yöneticiye bir hoşgeldiniz ödülü...


Fethullah 2004 yılında "ulusalcı dalganın üstesinden
geliriz"
diye ABD'ye söz vermişti. Mustafa Balbay'ın ve
diğer yurtseverlerin tutuklanması bu hizmet sözleşmesinin
gereği ve işbirlikçi sadakatin bir göstergesi değilse nedir?

Bu Türkiye'nin öncü yurtseverlerine hayasızca bir saldırıdır.
Bu tertip, Türkiye'nin bölünmesine, Türkiye Cumhuriyetinin
ilelebet ortadan kaldırılmasına, Kardeş kavgasının yayılmasına,
Kürtlerimizin ABD-AB oyunuyla bitmez bir ateşe atılmasına
hizmet eden, yaşadığımız bütün suikastların, katliamların,
işkencelerin gerçek sorumlusu, 12 Mart, 12 Eylül darbelerinin
mimarı Süper NATO’nun çocuğu Gladyo ve onun işbirlikçi uzantısı
Fethullahçı Gladyo'nun tertibidir.

Ama unutmayalım ki, tarih boyunca işbirlikçiler, uşaklar,
efendilerinin uğradığı akıbetten daha ağırını yaşamışlardır.
Yaşayacaklardır da...

Busch ne diyordu: Ya ABD'den yanasınız ya da terörist.
Bu sözler, bugün Ergenekon Tertibi kapsamında, Terörle
Mücadele tarafından tutuklananların kimliğini fazlasıyla ortaya
koymuyor mu?

Lütfen, Türkiye'nin anti emperyalist, anti faşist edebiyatçı,
şair, sinemacı, ressam, fotoğrafçı, tiyatrocu, sanatçı ve seçkin
bilimcilerinin tarihi çağrılarına katkı, yükselen seslerine
kulak verelim.

Saygılarımla,
*******************************************************
20.02.2009
ETİK VEDA!


Murtaza DEMİR
Pir Sultan ABDAL 2 Temmuz Vakfı Genel Başkanı

CHP olarak siz de Kuran Kursu açacaksanız;
Çarşafa siz de "evet" diyecekseniz;
Ve en iğrenç olanı: etik olmayanı siz de meşrulaştıracaksanız;

Sizin, AKP zihniyetinden ne farkınız var?
Ve size neden oy vereyim?


Demek dürüst değildiniz " Belki de hiçbir zaman olmadınız.
Laik ve demokrat da değildiniz. Kuzu postuna girip, "vatan, millet, Atatürk, laiklik, dürüstlük" diyerek yıllarca gizlendiniz. En çok da bizleri, Alevileri kandırdınız! Gerçekten rezalet!

Bunun adına "dolandırıcılık" denir! Veya "kalpazanlık!"
Vah oyuma, emeğime, yıllarıma"

Utanıyorum! Bağışlayın: tecavüze uğramış gibiyim.

Şu hale bak: benim yolsuzum iyi, seninki kötü: "Sevigen iyi, Şaban kötü" Bunun "benim hırsızlığım meşrudur; iyidir" anlayışından ne farkı var?

Dahası var; uluorta konuşulan bir hususu sormak "farz" oldu: aday olmak üzere başvuran insanlardan menfaat temin ediyor musunuz? En çok "vereni" aday göstermek, birinci sıraya yazmak gibi, ya da "malı" pazara çekip, en çok verene satmak gibi"
İnanmakta tereddüt ediyordum ama Sevigen'in komisyonculuktaki yatkınlığına ve Baykal'la yakınlığına baktığımda anlıyorum ki, söylenenlerin çoğu gerçekmiş!

Kaç gündür uykusuzum: mideme kramplar giriyor!
Ne söyleyeceğimi, sizleri hangi sözcüklerle tanımlayacağımı bilemiyorum!
"Keşke emeğimi, yıllarımı, umutlarımı geri alabilsem " Keşke?"

Yedi sülalemle birlikte onlarca yıldır "kayıtsız şartsız" oy, emek, maddi manevi destek verdim; inandım, umut bağladım, çalıştım" Meğer yıllarca sırtımızda taşıdığımız, inandığımız adamlar birer kalpazanmış!

Bugüne değin gerici, anti laik, Atatürk ve insanlık karşıtı olanlardan farklı olduğunuzu yazdınız söylediniz, taahhüt ettiniz. Bunlara inandığım için oy verdim size. Siz de kuran kursu açacaksanız; çarşafa siz de özgürlük tanıyacaksanız, sağcı ve gericilerden ne farkınız kalır?

Öyleyse zincirlerimi kırıyorum ve siyasal tutsaklığıma son veriyorum. Bundan böyle kişilere ve dürüstlüğe oy vereceğim.

Bir musibet bin nasihatten iyiymiş ve ne kadar da doğruymuş! "Teşekkürler" Sevigen: "uyandırdığın" için! Bunları söylemeye fazlasıyla hakkım vardı. Bir kısmını söyledim, kurtuldum.
Darısı arkadaşlarıma(!)

murtazademir1950@yahoo.com.tr
**********************************************************


27 Kasım 2008

CUMHURİYETİN NASIL KURULDUĞUNU, HİÇ UNUTMAYALIM...

Ragıp TATAR

İstanbul Hükümetinin Harbiye Nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile;
- "Beyler.." dedi,
- ".. İngilizlere kafa tutamayız. Adamların hiç şakası yok. Daha geçen gün, bir bahane icat ederek İzmit'i tekrar işgal ediverdiler."

Sarı Atlas döşeli büyük oda, nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu. Hürriyet ve İtilaf Partisi yanlısı olan birkaç gerici subay dışında hepsi, Anadolu'ya geçmeye çoktan hazır, Ankara'nın İstanbul'da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi. Kapı açıldı, kapının boşluğu içinde yaver göründü:

- 'Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.'
- 'İçeri al.'


Nazır subaylara bilgi verdi:

- 'Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili.'

Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi, kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasında hızla ilerleyerek nazırın masası önünde durdu, selam verdi:

- 'Yüzbaşı Faruk, İstanbul. Beni emretmişsiniz.'

Uzun boylu, kumral, yakışıklı, biraz bıçkın havalı bir subaydı. Nazır önündeki yazıya bakarak yumuşak sesle, 'Oğlum..' dedi,'.. dün akşam Beyoğlu'nda, İngiliz İnzibat Subayı Teğmen Miller'i, emre rağmen selamlamamışsın. Doğru mu?'

- 'Evet efendim, doğru.'

Nazır, dürüst subaya babacanca yol gösterdi:

- 'Herhalde görmediğin için selamlamadın, değil mi çocuğum?'
- 'Hayır efendim, gördüm.'


Nazırın canı sıkıldı:

- 'Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti.'
- 'Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım Paşam. Askerlik töresince, önce onun beni selamlaması gerekmez miydi?'


Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:

- 'Askerlik töresi mi kaldı a yavrum? Adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar. İngiliz Komutanlığı bu sabah olayı protesto etti. Mesele çıkarılacak zaman değil. Hemen şu müzevir teğmeni bul da özür dile. Olayı kapatalım.'

Başıyla çıkması için izin verdi. Ama yüzbaşı yerinden kıpırdamadı:

- 'Paşam, bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.'

Nazır bıkkınlıkla, 'söyle bakalım' dedi.

'Balkan savaşında teğmendim. Çanakkale'de üsteğmen, Suriye cephesinde yüzbaşı oldum. Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım. Her rütbemde binlerce şehidin ve gazinin hakkı var. Onların hakkını korumak namus borcumdur. Beni affedin, özür dileyemem.'

Harbiye Nazırı bozuldu:

- 'Anlamadın galiba. Harbiye Nazırı olarak emrediyorum.'

Yüzbaşı sükûnetle, 'Anladım efendim' dedi, apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:

- 'Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim!'

Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü. Oturan subayların, İstanbul'u tutan birkaçı dışında, hepsi saygıyla ayağa fırladı. Hepsinin rütbesi yüzbaşıdan daha büyüktü.

Gözleri dolarak, yüzbaşıya selam durdular...

Bu Cumhuriyeti, böyle subaylar kurdular.
Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, hiç unutmayalım..



***********************************************************
24 Kasım 2008

Sayın Deniz Baykal'ın CHP'SİNİN görünümü, Ahh Atatürk Ahh..yaptığın kılık kıyafet devriminin üstünden geçen 80 yıl sonraki manzara bu. Atam senden özür diliyoruz. İşgalcileri henüz uzaklaştıracak gücü kendimizde bulamadık. Acz içindeyiz.

Süleyman GÖRGÜLÜ
goerguelue@yahoo.de

Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisine (CHP) girmek isteyen Türbanlı bayanların yakalarına CHP Rozeti takıp, partiye üye etmesinden dolayı Sayın Deniz Baykal’ın tutum ve davranışlarını kınıyorlar! Bence bunda kınanacak hiç bir neden yoktur ve gayet’te normaldir.
Deniz Baykal düşünüyor

İlk bakışta vay efendim kara çarşaflı ve Türbanlı bayanlar Atatürk’ün Kurmuş olduğu CHP’YE nasıl üye olabilir? Olur, neden olmasın hem de bal gibide oluyor işte. CHP’NİN Tüzüğünde böyle bir kural yok. Örneğin; “CHP Tüzüğünde kara çarşaflı ve Türbanlı bayanların yakasına Rozet takıp üye etmek yasaktır” demiyor ki.

Yasak olmadığına göre, demek ki Sayın Baykal parti içinde ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve Hukuk kurallarına göre her hangi bir suç işlememiştir. İşlenmeyen bir suçu ne kınamak ne de suçlamak doğrudur.

Örneğin; Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (AKP) başı açık bayan yok mudur? Var, hem de çok sayıda var. Diz üstü etek giyen bayanlar da var. Peki bu bayanlardan AKP üyeleri rahatsız olmuyorlar mı? Hayır kimsenin rahatsız olduğu yok. Peki kara çarşaflı ve türbanlı bayanlardan neden CHP’liler rahatsız oluyor? Görünen o ki, kendileri de bilmiyorlar bu rahatsızlığın nedenini.

Gelelim işin yasal olmayan yönüne. Bu kara çarşaflı bayanlar yakışıyor mu? CHP’NİN içerisine bence yakışmıyor. Ne yapacaksınız, bu gün yakışsa da yakışmasa da, güzelliğe bakan kim?

Sayın Deniz Baykal Hz Mevlana Celalettin Rumi’nin (1207 - 1273) “Gel, gel ne olursan ol, yine gel” dediği gibi şimdi Deniz Baykal’da “gel, gel kim olursan ol, gel” demekten başka çaresi yok ve öyle de diyor.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Ben inanmıyorum, Deniz Baykal’ın yakalarına Rozet takıp üye yaptığı kara çarşaflı ve Türbanlı bayanların CHP’NİN görüşlerini ve ilkelerini benimsediğine. “Tabi inanmak bilmek demek değildir” Bunu zaman gösterecek. Hepimiz biliriz, biz de bir söz vardır “insanın içi neyse dışı da odur” diye. Bunların dış giyim ve kuşanışlarından içlerinin ne oldukları belli değil mi?
*********************************************************
11.11.2008
Süleyman GÖRGÜLÜ
goerguelue@yahoo.de

Amerika’da yapılan seçimlerin sonuçları, John McCain, yüzde 47, Barack Obama yüzde 52 oy aldılar. Yüzde 47mi çok, yüzde 52 mi çok? sorusu!

Tabi hepimiz biliyoruz ki 52 çoktur. Maalesef bu sayıların ülkelere göre değiştiğini görüyoruz. Türkiye dede 47 sayısının Amerika’da 52 sayısından çok olduğunu hep beraber gördük Temmuz 2007 seçimlerinde.

Adalet ve Kalkınma Patisi AKP 2007 yılının, Temmuz ayında yapılan seçimlerde yüzde 47 oy aldı ve bu sonuçla Hükümeti kurdular. Bu yüzde 47’ye büyük ezici bir çoğunluk dediler.

Bir de dönüp Amerika’ya bakalım. Yüzde 47 alan Amerika başkanlık adayı John McCain bu sonuçla seçimleri kaybetti. Demek ki sayıların büyüklüğü ve küçüklüğü ülkelere göre değişiyormuş.

Bu yazıyı yazarken, Sayın Süleyman Demirel’in bir sözü aklıma geldi, Süleyman Demirel Adalet Parti (AP) zamanında seçimlerde en yüksek oy alan parti ama Hükümeti kuramıyor, Gazetecilerin seçim sonucu ile ilgili sorusuna hiddetlenen Demirel, “3 mü çok 5 mi çok?” Diyor.

Şimdi Sayın Tayyip Erdoğan’a, sormak lazım, “yüzde 47 mi çok 52 mi çok?” diye. Tabi ki 47 çok, hem de ezici bir çoğunluk diyorlar. Yüzde 52 lik bir çoğunluğu hiçe sayan bir zihniyet ne kadar demokrat ise buyurun buna siz karar verin?

Seçimleri kaybeden Cumhuriyetçi John McCain, Obama’nı ilk telefonda kutlayan oldu. Obama’ya sen bundan sonra benim başkanımsın dedi. Bir gün önceki rakibine “başkanım” diyen, John McCain “Tanrı senin yardımcın olsun, ülkemizi zor günler bekliyor, elimden gelen her şeyi yapacağıma söz veriyorum” diyor. İşte buyurunuz John McCain’ın örnek davranışı.

Bizde ne yapıyorlar seçimi kaybedince ? “Hala boş laf ediyor, seçmenlerin boş laflara karınları tok artık, boş lafla karın doymuyor” boş lafın karın doyurmadığını Adalet ve kalkınma Partisi (AKP) çok daha iyi biliyor.
************************************************************
BİR GÖZLEM-BİR DÜŞÜNCE

BİZİM KÖYLERİMİZ, BİZİM MİLLETİMİZ, BİZİM İNANCIMIZ


Ozan KILIÇ

Bizim aşiret diye adlandırdığımız Sarıoğlan İlçesinin İğdeli, Kale,Yerlikuyu, Karpınar, Burunören, Karaözü olan Alevi köylerinin 2 büyük eksiği var. Benim bakış açım ve izlenimime göre eksikleri tespit ederken kendi köyüm olan Kale Köy den başladım. Peki nedir Kale Köyün eksiği?

BİRLİK VE BERABERLİKTEN YOKSUN OLUŞUMUZ

Kale Köylü insanı birlik beraberlik içerisinde olmaz ve bir araya gelip bir şey organize edemezler. Her kafadan bir ses çıkar. Yani çok seslilik vardır Kale Köyde. Dedikodu boldur. Kavgası, nizası, mahkemesi hiç eksik olmaz ve de en kötüsü birbirlerinin iyiliklerini istemezler. Diğer köylerimizde “asker uşağı” diye bilinen Kale Köylü böyledir işte. Bu durum beni çok üzerdi. Ama, Kale Köylü kendi içerisinde böyledir, dışarıya karşı birlik olur sanırdım. Diğer köylerimizde şenlikler, festivaller düzenleniyor ben ise, o köylerdeki bu birlik ve beraberliğe gıpta ile bakıyordum.

Bizim köyü sanalda temsil eden web sitesinde bunu dile getirdik. Birlik olup böyle bir organizasyon çağrısında bulunduk. Söylemesi ayıptır, çoğu masrafı da üzerimize aldık. (sanatçı, havai fişek vs.) Ama gelin görün ki; üç beş kişi bir araya gelip de bir komite oluşturamadık. Bu iş böylece kapandı.

Bizde bazı insanlarımız okusun bilgilensin diye sitemizde gerek kendi yazılarımızdan oluşan, gerek alıntı yaparak Alevilik hakkında yazılar yazmaya başladım. Ama bir de ne olsun; Alevi dediğimiz, erenlerden dediğimiz, kendi köylümüz dediğimiz üç beş kişi yazılarıma 21.yüzyılda Alevilik mi kaldı ? gibisinden cevaplar yazmaya başladılar. Meğer onlara göre bizim Alevilik batıl inançmış. Site yönetimi de bu şahıslara destek verip Aleviliği sitesinde dahi bulundurmayacaklarını bize bildirince Kale Köy web sitesi ile yollarımız ve yazılarımız ayrıldı.

Biz de diğer köylere yazmaya başladık. Kendi köyümüzde gördüğümüz kadarıyla birinci eksikliğimiz “birlik ve beraberlikten uzak oluşumuz”. İkinci eksiklik ise, “din duygusundaki ve inançtaki zayıflama” olduğunu gözlemledik. Tabi köyümüzün bu durumu bizi çok üzdü. Diğer köylerdeki şenliklere imrenmekle yetindik.

Derken İğdeli Köyünden Sayın Hüseyin EKİCİ bir sanal radyo kurdu “İğdelinin Sesi” adıyla. Bu radyo bizim köylümüzün olunca benimde kurucuları arasında olduğum İngiltere üzerinden yayın yapan “Radyo Ehlibeyt’i” kapattık ve “İğdelinin Sesi"ne katıldık. Her şey çok güzel gidiyordu. Aşiretten insanlarımızı hemşerilerimizi tanıyor, görmediğimiz akrabalarımızla iletişim kuruyorduk. Bunu da gören bilen Sayın EKİCİ baktı ki radyoya her köyden katılım var. Benimde çok yerinde bulduğum bir davranış sergiledi ve radyonun adını “Türkmenlerin Sesi” olarak değiştirdi. Belli bir zaman sonra Sayın EKİCİ gerek gördüğü neden üzerine radyomuzun yayınını kesti. Peki bakalım neymiş bu neden ? Radyonun "Kapınış Gerekçesi"nde detayları var isteyen oradan bir daha okuyabilir.

RADYO ENFLASYONU OLUŞTU-HAKARETLER ARTTI

Radyo sakinlerinden olan bazı dostlarımız bu radyomuzda bu işi öğrenip başka isimler ile yine bizim aşirete hitap eden radyolar kurmuşlardı. Tabi başta çoğalıyoruz çok seslilik gibi görünüyor. Daha sonra doğal olarak ikilik başladı. Birbirlerimize düşürdüler. Bu da efendim bizim parçalanmamıza yol açtı. Tek ve gür seslilik kadar güzel bir şey olamaz. Radyomuz “Türkmenlerin Sesi” Sarıoğlan Türkmen-Alevilerin sesini oluşturmaktaydı. Ama araya hizipçilik girdi ve bölündük. İşte burada gördüm ki, bizim diğer köylerde birlik berberlik içerisinde değillermiş. Bunları yaşayarak görünce gerçekten çok üzüldüm. Radyomuz bir süre kapalı durdu. Ardından imza kampanyası vs. gibi baskı yapılarak radyo yeniden 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yayına geri açıldı. Ancak, yönetimini “Anadolu Sevgi Birliği Derneği”ne devrederek buna çözüm buldular.

Görünüyor ki, burada Birlik ve Beraberlikten yoksunluk sadece Kale Köyün değil, bizim aşiret köylerinin tümünün büyük bir eksikliğidir. Burada bunu demek istedim.

Bir başka izlenimin ise, Kayseri deki Alevi kardeşlerimiz üzerinde oldu. Kayseri Hacı Bektaş Veli Derneği’ne gidip geliyorum. Bu dernek çok güzel çalışmaktadır. Cem Töreni düzenliyor, çevre köylere cemlere gidiliyor. Karaözü’ye de geldiler. Sarız'ın köylerinde her türlü törenlerini ve hatta Alevi erkanına göre cenaze törenleri düzenliyorlar. Dernek yöneticilerine ve Dedelik görevini yapan Dedeye buradan çok teşekkür ediyorum. Emeklerine sağlık. Bu derneğin eksiği de aynı bizim köylerde olduğu gibi birlik ve beraberlikten yoksunlar. Bu derneğimiz Kayseri Pir Sultan Abdal Derneği ile küs gibiler. Birine giden diğerine gitmiyor, bizim radyolar misali.

SÖZÜMÜZÜ ÖZETLERSEK

Her kafadan bir ses çıkması, parçalanmışlık, bölünmüşlük inanın bu bizleri çok üzüyor.İzlenimlerime ve düşüncelerime göre birlik beraberlikten yoksunluk sadece Kale Köyün değil, Sarıoğlan aşiret köylerin de değil, Kayseri Alevilerinin de değil, Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki bütün Alevi vatandaşlar olarak hepimizin sorunu ve eksikliklerimizdir.

Demek ki, bu sorunlara çözüm bulmadan ne Kale Köyün, ne aşiret köylerinin, ne de Alevilerin bir bütün olarak sorunlarının çözümü mümkün görünmüyor.

Bu eksikliklerimiz giderilmeden, bencilikten vazgeçmeden, birlik ve beraberlik sağlanmadan, sorunlarımızın çözülemeyeceği hakkındaki görüşlerimi paylaştım.

İkinci eksikliklerimiz olan “din duygusu, din olgusu” hakkındaki görüşlerimizi paylaşana kadar dostça kalın ....

********************************************************
16.09.2008

BAYKAL KEYFİ...


Bekir COŞKUN (*)


DÜN medyadaki o habere uzun uzun baktım; adeta müjdeler veriyorlardı televizyonlar-gazeteler hepimize:

"Baykal, Cumhurbaşkanı Gül ile samimi hava içinde..."

"Gül-Baykal sıcaklığı..."

"Baykal, Gül’ü, ’Sayın Cumhurbaşkanım’ diye selamladı..."


Tebrik ederiz...

Aferin...

(.........)

Ben size söylemiştim; Baykal’ın öyle iktidar-miktidar olmak gibi bir derdi asla yok, o duruma razı...

Mutlu...

Rahat...

Anamuhalefet Partisi Lideri olarak geziyor, tozuyor, protokolde yerini alıyor, konuşuyor, her gün medya kendisinden söz ediyor...

Bu kadar...

Bu da ona yetiyor.

*

Bakın:

İktidar boğazına kadar yolsuzluğa, vurguna, soyguna battı.

Her gün bir suiistimal, avanta, hırsızlık haberi medyada patlıyor. Ve tümünün içinde iktidarın adamları var.

Laiklik, cumhuriyet, hukuk, demokrasi gibi kamburlarını bir yana bırakıyorum.

Holdingler ve iktidarın aveneleri zenginleşirken; giderek yoksullaşan dar gelirliler, iflas eden esnaf, ağlaşan çiftçi, kredi kartlarının taksitini ödeyemeyen insanlar, hayatı tatsızlaşan aileler, babalar, analar...

Herkes aldatıldığını anladı...

AKP’ye oy verenler dahi pişmanlar, açık açık "elimiz kırılsaydı" diyorlar.

Ancak tek sorun var:

Tayyip Erdoğan iktidarının yerine koyacak bir şey yok...

*

Deniz Baykal’ın yakasına yapışmış büyük günahtır bu:

Bu milleti AKP’ye mahkûm etmek...

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmuş bir iktidarı, TBMM çatısı altında birlikte oturarak meşrulaştırmaktan başlıyor vebal... Orada oturmaması gerektiğini söylediği kişiyi "Sayın Cumhurbaşkanım..." diye selamlamaya kadar uzanıyor.

Görüyorsunuz arkadaşı; rahat, mutlu...

Keyifli...


Not:(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 16.09.2008 tarihli Hürriyet Gazetesinden alınmıştır.
*********************************************************
08.09.2008

İLKÖĞRETİM HAFTASI

Süleyman ZAMAN

Eğitim; bir kimsenin yönlendirilmesi, bir etkinlik alanında yetiştirilmesi, kişinin özünde bulunan gizli yeteneklerinin (potansiyelin) açığa çıkarılması, yüklendiği bir işi bilinçli bir şekilde sürdürmesi, kişiyi daha doğru ve daha gerçekçi bir konuma getirilmesi için edinilen bilgilerin bütünüdür.

Eğitimde asıl olan, kişide bulunan gizli yeteneklerin açığa çıkarılmasına yönelik bir etkinlik, bir eylem olmasıdır. Burada önemli olan eğitimi alan kişinin algısı, becerisi ve eğilimidir. Söz konusu kişi yada kişilerin yeteneklerine göre yönlendirilmesidir.
Eğitimde her zaman toplumun ve tüm insanlığın yararı gözetilmeli ve ezber yerine uygulamalı eğitime yer verilmesidir.

Çağdaş eğitim, kişinin geleceğini kendisinin belirlediği, yetenekleri doğrultusunda eğitildiği, bağımsız ve özgür kafalara sahip insanlar yetiştirmeyi hedefine koyduğu bir eğitim anlayışı insanı ve kişiyi dönüştürür.

Sorgulayan, araştıran, özgür, bilimsel ve eleştirel bir eğitim anlayışı en temel olandır.

Çocukların ve kişileri yaşamları boyunca kullanabilecekleri ve oların yaşamlarını daha kolaylaştırabilecekleri bilgilerle donandırmak eğitim en temel işlevi olmalıdır.

Çocuklarımızda ki cevheri ortaya çıkarıp o cevheri doğru işlersek hem o çocukların kendilerine olan güvelerini arttırır, hem ülkemize ve hem de dünyaya yararlı olmalarını sağlamış oluruz. Demir cevherinin bulunduğu bir maden ocağında, altın çıkarmaya çalışmak boşuna çaba olur.

Okuyan insanın dünya görüşü genişler, gördüklerinin bilincine varır. Olaylara doğru bir şekilde yaklaşmayı öğrenir. Sorgulama ve araştırma yetisini geliştirir. Kitap okuyan birisi aynı zamanda yalnızlığını giderir, kendini zararlı oyun ve davranışlardan alı kor.
Bir ülkenin okuma-yazma oranı yüksek olursa o ülke hızlı bir şekilde kalkınır. Okumuş ve aydın kişileri fazla olan bir millet, her alanda ilerler. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkemizde okuma - yazma bilenlerin sayısı azdı. Pek çok yerde okul yoktu. Ülkemiz Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkmıştı. Bağımsızlığını kazandıktan sonra, Atatürk'ün emriyle her tarafta okuma - yazma seferberliği başlatıldı. Okullar açıldı. Yeni Türk harfleri vatandaşlara öğretildi. Her Türk vatandaşının İlkokul öğrenimini görmesi ve tamamlaması zorunlu hale getirildi.
Okulların açıldığı hafta ilköğretim okullarımızda İlköğretim Haftası olarak kutlanır. Böyle bir haftanın kutlanması öğrencilere okumanın ve eğitimin ne kadar değerli olduğunun bilinicini arttırmak, okulun yararlarını kavramalarını sağlamaya çalışmaktır. Çünkü insanlar başarılı olmak için en başta okumayı ve yazmayı öğrenmeleri gerekir. Okuma-yazma bilmeyen insanların günümüzde hiçbir etkisi bulunmamaktadır.
Öğrenme, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırtmayı sağlar. Bilgisiz, eğitimsiz insanlar daha çok suç işleme eğilimindedirler. Genel olarak eğitim ve öğretim suç işleme oranını da azaltır.

Kişiler okuyarak edindikleri bilgileri günlük yaşamlarında uygulayarak, işlerinde daha verimli ve başarılı olabilirler. Eğitim ve öğretim kişileri hayata hazırlar.

Hiçbir insan doğuşta hayatla ilgili bir şey bilemez. Bilmediklerimizi en kolay ve en kalıcı olarak, okuyarak, eğitim alarak öğreniriz. Okuyarak öğrenmek, dinleyerek öğrenmeden daha kalıcı ve önemlidir. Kişilerin, önce kendisine, sonra aile ve çevrelerine yararlı olmaları okumakla mümkün olacaktır. Okuma - yazma bilmeyen bir kişinin bilgili olması düşünülemez. Oysa bilgi, insanı güçlü kılan en önemli değerdir. Bilgisiz insan, meyve vermeyen kuru bir ağaca benzer. Böylesi bir insan ne kendisine, ne çevresine ne de insanlığa bir yararı olamaz.

Bilgili olmak; yaşanılan dünyayı tanıyabilmek, geçmişi araştırıp öğrenmek ve bugüne bağlamak, bugünü iyi anlayabilmek, bugünden geleceğe bakabilmek ve geleceği doğru kurmakla söz konusu olabilir.

Bu anlamda eğitim ve öğretimin değeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Her zaman okuyup kendimizi aşmalıyız. Olanla yetinmemeliyiz.

Öğretmenlerimizi can kulağıyla dinlemeli ve her zaman derslere katılmalıyız. Sürekli yardımcı kitaplar okumalı ve verilen ödevleri zamanında yapmalıyız.

Ülkemizde İlk Öğretim Okulları Her yıl Eylül ayında açılır. Ülkemizde ( okulların açıldığı ilk hafta ) İlköğretim Haftası olarak kabul edilmiştir. Bu hafta boyunca okumanın önemi, okulun değeri ve kutsallığı halka anlatılır. Okumanın - yazmanın önemi, gazete, dergi, radyo ve televizyonlarda hafta boyunca anlatılmaya çalışılır. Bu konu üzerinde önemle durulur. Okulsuz yerlere okul açılmaya gayret edilir. İlköğretimin önemi anlatılır.

Atatürk'ün özlediği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkabilmek, ancak bilgi ile olur. Bize yaşam boyu gerekli olan bilgi ve becerilerin temeli ilköğretimde atılır. İlköğretim Haftası; bu gerçeklerin konuşulduğu, ilköğretimin, okuma - yazma öğrenmenin kişiye, topluma sağladığı yararların anlatıldığı bir haftadır.

Bu duygularla, Okul Müdürümüzün, öğretmenlerimizin ve tüm öğrencilerin İlköğretim Haftasını kutlar ve tüm öğrencilere eğitimlerinde başarılar diliyorum.
*********************************************************** 14 Haziran 2008

DSP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ SÜLEYMAN YAĞIZ’DAN BABALARA ARMAĞAN

SÜLEYMAN YAĞIZ

Hem annemi, hem de babamı 1998 yılı sonlarına doğru dört ay arayla kaybettim. Annem için, “Yakınlaştı Ötemiz” başlıklı şiirimi yazdıktan sonra, “Babam öksüz kalmasın” dedim; onun için de aşağıdaki şiirimi kaleme aldım. Ve şiirimi, babamın yanı sıra çok sevdiğim kayınpederime ve bütün babalara armağan ettim.
Bütün babalara ve baba sevgisini sürekli duyumsayanlara selam olsun!
Saygılarımla.

VUSLATI ÖZLEDİM BABAM

—İkisi de rahmetli olan babam Ali Yağız
ve kayınpederim Necmettin Savcıoğlu’nun
şahsında bütün babalar için-

hasret girdikçe aramıza
hep tuz bastık yaramıza
kaldık rüyalarımıza
vuslatı özledim babam

ayrılıklar yordu beni
kanadımdan kırdı beni
yüreğimden yardı beni
vuslatı özledim babam

vatan dedin, millet dedin
haramiye illet dedin
hayırlısı evlat dedin
vuslatı özledim babam

bir bakabilsen yüzüme
bak, kan oturdu gözüme
vurdukça her dem dizime
vuslatı özledim babam

******************************************************
09.05.2008

ÖBÜR ÇOCUKLAR...


Bekir COŞKUN(*)
bcoskun@hurriyet.com.tr

NEDEN iktidardakilerin çocukları başarılı oluyorlar da, öbür çocuklar bir türlü başaramıyorlar hayata adım atmayı. Nedir bunun sırrı?

Cumhurbaşkanı’nın oğlu; 14.5 yaşında işçi, 16.5 yaşında patron...

Başbakan’ın oğlu "gemicik" sahibi...

Damat; kamu bankalarının kasasına yanaşmış holdingin başında...

Maliye Bakanı’nın oğlu; ithalattan ihracata, likit yumurtadan mısır işine kadar her yerde para basıyor...

Hangi bakan ya da milletvekilinin çocuğuna baksanız, uçmuş...

Aptal mı öbür çocuklar?

* * * * * * *


Sosyal Güvenlik Yasası henüz Meclis’e sunulduğunda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunun, o zamanlar ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın şirketinden "işçi" gösterilmesi ve henüz hiç kimse uyanmadan yasanın emekçilere getirdiği ağır yükten peşinen kurtarılması, az bir şey mi sizce?

Medya, bu iktidarla ilgili rezaletleri tek-tük haberlerle geçiştirip görmezlikten gelse de, bu skandal...

Yapan Cumhurbaşkanı...

Kılıfına uydurulduğu için, yasalara göre açıkça "suç" sayılmasa bile, bu devlet adamlığı etiğine asla sığmayacak bir skandaldır...

Temiz vicdanlara zor sığar.

Hangi inançtır bu?..

Yoksa "dindar bir cumhurbaşkanı" bunun için mi gerekiyordu?

"Kuran’ın emridir diye devletin tepesi Çankaya’ya tesettürü-türbanı oturtmak tamam da, kutsal kitapta "helal-haram" diye hiç mi hüküm yok?..

* * * * * * *

Ya öbür çocuklar?..

Sokaklarda dolanıyorlar.

Üniversite bitti, diplomalar alındı, yıllarca hayali kurulan o mutlu bir işe başlama gününe geldi sıra.

Ama iş yok...

Çalınan kapılar açılmıyor.

Daha önce de bu köşede paylaşmıştık; anneler-babalar gözlerinin içine bakıyorlar çocukların, bir şey değişmiş değil. Her akşam eve yine müjdesiz ve umutsuz dönmek bir ölüm.

Sofradakilerle göz göze gelmekten çekiniyorlar, lokmalar boğazlarında düğümleniyor, erkenden kapandıkları yataklarında gizli gizli ağlıyor öbür çocuklar.

Bu mudur vicdan?..

Böyle midir adaletiniz?..

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. 09.05.2008 tarihli Hürriyet Gazetesinden alınmıştır.
**********************************

30.04.2008

ŞU AVRUPA BİRLİĞİ'NİN DEMOKRASİ ANLAYIŞINA HAYRANIM

http://img402.imageshack.us/img402/6476/merhaba12ob1.jpg">

Süleyman ZAMAN

Ama ne demokratlar!?.....

Eğer bunlar demokratsa “ben demokrat değilim”.

Kendi çıkarlarına olan her şeye ses çıkaran AB; nedense iş çalışanlara, emekçilere gelince birden lal oluyorlar. Ağızlarını açmıyorlar.

Bilindiği gibi 1 Mayıs “İşçi Bayramı”dır. Bugün dünyanın her yanında emekçiler haklarını almak, sorunlarını yansıtmak ve dünya işçileriyle dayanışma içinde bulunmak için sokakta yürürler. Yani bugün “işçilerin günü”dür. Şimdi işçilerin bugün var olan sorunlarını dile getirmesi kadar daha doğal ne olabilir.

Bugün her alan işçilere açık olmalı. İşçileri gününde işçilere yasak konmamalı. Ama yönetenler diyorlar ki, bizim göstereceğimiz alanlarda ancak toplanabilirsiniz.

Oysa ülkemizde işçiler, çalışanlar, 1977 yılında meydana gelen olaylar sonucunda ölen arkadaşlarını anmak ve o ruhu yeniden yaşamak veya yaşatmak için Taksim'de toplanmak istiyorlar.

Buna karşın yönetenler ise, bunun olanaksız olduğunu dile getiriyorlar.

Neymiş, Provokatörler olay çıkaracaklarmış. Peki, bu provokatörleri bulup yakalamak ve olayların olmasını önceden tedbir alıp önlemek yöneticilerin görevi değil mi? Provokatörler yalnız Taksim’de mi olur. Başka yerlerde de bulunmazlar mı? Provokatör (Kışkırtmacı) isterse her yerde ortaya çıkar. Bu sav çok inandırıcı gelmemektir.

Peki bu konuda anlı-şanlı, çok demokrat ve hatta "insan hakları"na saygılı ve hatta çok çok gelişmiş uygar ve hatta çağdaş değerlerin simgesi Avrupa Birliği acaba ne diyor? Bilgisi olan var mı?. Yoksa onların “demokrat”lığı kendi çıkarları gündeme geldiğinde mi bilinçlerine çıkıyor?

Bu durum AB’nin bir “Kapitalist-Emperyalist” ittifak olduğunu ortaya koymaktadır.

Ey Liberal yazarlar. İkinci Cumhuriyetçi şakşakçılar, nerede demokratlığınız. Hani neredesiniz. Demokratlığınızı bir görelim. Ulusal olana saldırırken “müthiş demokrat”sınız da, söz işçilere, çalışanlara gelince neden “tutuculaşıyorsunuz?” Yoksa siz de mi gerçek demokrat değilsiniz? Yazık biz de sizi “demokrat” sanmıştık.

Söz konusu "Türban, Parti kapatma, AKP ve Hukuk olunca... müthiş demokrat kesilen bu kesimler; İşçi haklarına aramaya ve hakkı olan kendi bayramını kutlamaya gelince birden dilleri tutuluyor.

Başbakan diyor ki; "Ayaklar yönetmeye kalkarsa, memleket doğru yönetilmezmiş". Vay be... Ne demek bu. Şu duruşa bakın.

Başbakan rantiyeciye, kaynakları çar çur edene karşı neden suskun. Üretene, yaratana…vs. kızgın.

Başbakan’a sormak gerekir. Üreten, yaratan, kim Başbakan mı? Uçağı yapan, ekmeği çıkaran, tarlayı biçen, halıyı dokuyan, bilgisayarı yapan, interneti kullanıma sokan...vb. Başbakan mı? Ya da rantiyeciler mi?

Başbakan'ın işçilere, halka nasıl baktığı ve kime hizmet ettiği ortada.

Başbakan, kapitalizmin sorunsuz yürüyebilmesi için çalışıyor.

Safı belli.

Onun için Başbakan'dan bu tür söylemleri duymak hiçte sürpriz değildir.

İşçiler 1 Mayıs'ta olgun davranışlarıyla bayramlarını kutlayarak hak arayışlarını ve kayıplarını haykıracak ve örnek olacaklardır.

Ayrıca "Ayak takımı" olmadıklarını göstereceklerdir.

Tüm işçi ve emekçilerin 1 Mayıs İşçi bayram'larını kutluyorum.

******************************************************
SEÇİM KAYBEDER AMA KURULLTAY KAZANIR!

Mehmet Y. YILMAZ (*)
mehmetyilmaz@hurriyet.com.tr

CHP Kurultayı beklendiği gibi kimsenin aday olmasına izin verilmeden, huzur içinde tamamlandı.

CHP delegeleri, partilerinin bugün bulunduğu konumdan ve liderin izlediği politikalardan çok memnun olmalılar ki Deniz Baykal'ı yeniden seçtiler.

Türk siyaset tarihinin en çok seçim kaybeden lideri Deniz Baykal, en çok kurultay kazanan lider olarak partisini gelecek yıl yapılacak yerel seçimlere hazırlayacak.

Sonucun ne olacağını şimdiden söyleyebilirim: CHP önemli illerdeki seçimleri yine kaybedecek ve ama genel başkan yapacağı bir konuşma ile aslında bu seçimi nasıl kazandığını açıklayacak!

Kurultay'dan önce Deniz Baykal'ın genel başkanlığını bırakmamakla birlikte, artık 70 yaşına geldiğini hatırlayarak partiyi geleceğe taşıyacak kadroları ön plana çıkarabileceğini düşünmüştüm.

Kurultay'ın havası bu beklentimin de "hayalcilik" olduğunu ortaya koyuyor.

Türk demokrasisinin ciddi ve güçlü bir muhalefet partisine olan ihtiyacı çok açık!

Türkiye'yi çağdaş batı uygarlıkları düzeyine çıkarabilecek politikaların, işsizlik ve pahalılık altında ezilen geniş kitlelerin sorunlarına çözümün konuşulması gereken bir Kurultay'da, Baykal'ın geçtiğimiz yüzyılın milliyetçiliğinden başka ideolojik bir tutum ortaya koyamaması da bu ihtiyacın daha uzun süre hissedileceğini gösteriyor.

ÇOCUKLARIMIZI BU KAFA EĞİTİYOR!

TÜRK Eğitim Sen'in yaptığı bir araştırma, Milli Eğitim Bakanlığı'nda kadrolaşma çabalarının ulaştığı boyutu çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

59 il genelinde yapılan araştırmaya göre Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı kurumlarda 16 bin 488 idareci vekáleten görev yapıyor.

Bakanlığın, kendine bağlı kurumları "asaleten" yönetecek (milli eğitim müdürlükleri, okullar gibi) vasıflara sahip kadroları bulamamış olması düşünülemez.

Vekáleten atama yapılıyorsa bunun bir tek nedeni var: Söz konusu kadrolara atanmak istenen kişilerin vasıflarının bu iş için uygun olmaması!

Bu kişiler vekáleten atandılar çünkü mevcut durumları, o görevlere "asaleten atanmaya" uygun değil,

Cumhuriyet tarihinin en büyük kadrolaşma atağının doğal sonucu bu.

Kamu yönetiminde ilerlemek, üst görevlere getirmek için aranan kıstaslar eğitim, bilimsel yeterlilik, işi daha iyi bilmek gibi ölçülebilir ölçütler değil çünkü.

Eşinin türban durumu, imam hatip bağlantısı, tarikat tavsiyesi gibi vasıflar aranıyor.

Bu vasıflara sahipseniz ama yasaların ve yönetmeliklerin aradığı yeterliliklere sahip değilseniz, sorun vekáleten atama ile çözülüyor.

Bütün bunların açık özeti de şu: Çocuklarımızın eğitiminden sorumlu kurumlarda yönetici konumda bulunanlardan 16 bin 488 tanesi o işi yapmaya ehil değil!

SORU SORULDU BİR KERE

BİRÇOK okuyucu "Suudi Kralı"nın Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın eşlerine getirdiği değerli hediyeler" konusunu ihmal ettiğimi yazıyor.

Hayır, ihmal etmiş de değilim, unutmuş da değilim.

Zaten ben unutsam da artık "arşiv unutmaz". Bu soru, yanıtını bulana kadar (öyle görünüyor ki daha çok uzun süre) Çankaya Köşkü'nün tepesinden aşağıda oturanlara göz kırpıp duracak.

Zaten bu konuyla ilgili olarak verilmiş soru önergeleri de var.

Anayasa ve TBMM İç Tüzüğü, bu soru önergeleri ile iktidarın halk adına denetlenmesinin mümkün olabileceğini vazediyor ama ağzını her açtığında "milli irade" diyen Başbakan, deyim yerindeyse TBMM'yi takmıyor!

Geçenlerde sözüne güvendiğim bir arkadaşım, Cumhurbaşkanı'nın aslında bu konularda çok hassas olduğunu ve hediyeler ile ilgili işlemi mutlaka yapmış olabileceğini anlattı bana.

Olabilir, ben de zaten bunu soruyorum. Ne işlem yapıldı, ne zaman yapıldı?

Bunu halktan saklamak o mevkie kadar gelmiş bir siyasetçiye yakışmıyor kanaatindeyim.

Ben arada bir hatırlatmaya devam edeceğim ama dedim ya, aslında hatırlatmama bile gerek yok artık.

Soru bir kere soruldu ve yanıtını bulana kadar orada duracak!

(*):Hürriyet Gazetesi yazarı 28.04.2008 tarihli Hüriyyet Gazetesinden alınmıştır.
***************************************************
Ankara,17.04.2008

TÜRKÇE YAZAN TÜRKÇE KONUŞAN
ATATÜRKÇE DÜŞÜNEN ANADOLU TÜRKÜLERİNİN SESİ
TÜRKMENLERİN RADYOSUNUN KAPANMASININ
ÜZÜNTÜSÜNÜ YAŞIYORUM.


Vedat TATAR
Eğitimci
Milletvekili Danışmanı


Sayın EKİCİ,

Yöremize ve tüm TÜRKMEN dünyasına sunduğunuz bu güzel etkinliğinizin kısa sürede milyonlara ulaşmasından dolayı bahtiyarım;
Emeğinize ve yüreğinize sağlık.
Ayrıca kapanış gerekçelerinizin ve önerilerinizin altına imzamı atıyorum.

ATATÜRKÇE düşünüp TÜRKÇE Yazıp TÜRKMENCE TÜRKÜLER
söylettiğiniz için sizi kutluyor, yaşamınızda başarılar diliyorum.

A N C A K;
Sizi bir konuda uyarmak istiyorum!
L Ü T F E N!
Bugüne kadar olamadığını ve olamayacağını defaten gördüğümüz,
BİRLİK-BERABERLİK istencimiz
Üzülerek söylüyorum özellikle son yıllarda bizim çevremizde hiç görülmedi.
BİRLEŞELİM-BÜYÜYELİM
Önerisini yapanlara nasıl saldırdıklarına şahitsinizdir.
BİZ, sözde isteriz, ÖZDE, tersleriz.
UMUYOR ve İSTİYORUM Kİ;
ATATÜRK TÜRKİYESİNİN iç ve dış bedhahları tarafından tehdit edildiği şu günlerde
BİRLİK-BERABERLİK İstenciniz yerine gelsin.
Ülkemiz ve yöremiz için aynı yere yumruk vuranlarımızın güvencesi ile başımız dik onurlu mücadelemizi yapıp ATALARIMIZIN-ŞEHİTLERİMİZİN
Kemiklerini sızlatmayız.
Ne yazık ki;
KARAÖZÜ ve ÇEVRESİNİN AYDIN İNSANLARININ İNTERNET SİTELERİ(Bazılarını tenzih ediyorum) ALEVİCİLİK ve ETNİSİTECİLİKLE
ANILIR OLDULAR.DIŞ GÜÇLERİN TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ BÖLME PARÇALAMA AMAÇLARINA ETNİSİTE YOLUYLA FIRSAT VERDİLER- VERMEYE DE DEVAM EDİYORLAR.
HANİ?
NEREDE?
KÖY ENSTİTÜLERİNİN YETİŞTİRDİĞİ
YİĞİT AYDIN DEVRİMCİ ATATÜRKÇÜ GENÇLERİ
AVRUPA BİRLİĞİNİN OYUNCAĞI,
İSTENCİ ARAPLAŞMA YOLUNDA GAYRET EDENLERİ KINIYOR ve
YÖREMİZ ADINI ATATÜRK İLKE ve KAZANIMLARINDAN UZAKLAŞTIRMA ÇABASINDA BİLEREK YA DA BİLMEYEREK KATKI SAĞLAYANLARI ATATÜRKÇE DÜŞÜNMEYE DAVET EDİYORUM.

Sevgi ve saygılarımla
********************************************************
BAŞIMIZ DERTTE KIZLAR!
İran’dan bir hatıra yazısı

igdeli.net

“Bilseydim böyle olacağını, o meydanlarda karnım burnumda bağırır mıydım? O yıl doğan kızıma Azade ismi verir miydim?” diye feryat ediyordu Meryem Öğretmen. Acem gözlerine hüzün çökmüş, nasıl kandırıldıklarını anlatıyordu. Bir oda dolusu kadın Meryem’i destekleyen anılarını heyecanla aktarırken, sözlerini hep aynı cümle ile bitiriyorlardı: “Ah Hanım! Sen bizi Şah zamanı görecektin!”

Devrimin üzerinden üç yıl geçmişti. Tahran’da medeniyet adına ne varsa, Şah zamanından kalma idi. Artık çoğunlukla yerli arabaların üzerinden geçtiği geniş otobanlar; devrimden beri kadın-erkek belirli bir mesafe ile gezilebilen park yaşanıyordu. Dört - beş yaşında kızlar anaokuluna başlarına lastikle tutturulmuş lacivert eşarplarla gidiyor, evdeki İslami hayat hakkında sorgulanıyorlardı. Anne ve babalarını ihbar eden çocuklar ödüllendiriliyordu. Çocuklarına basit bir nedenle çıkışan ebeveynler kendilerini tehlikeli bir oyunun içinde buluyor,devrim muhafızlarınca,evde namaz kılınmadığı ve devrim karşıtı konuşulduğu ihbarıyla sorguya alınıyorlardı. İslami devrim karşıtı oğlunu idam ettiren annenin heykeli dikiliyor,evladın idam öncesi annesine yalvarışı ,annenin sözde vakur duruşu günlerce medyada izlettiriliyordu. Saç dibi görünen seksen yaşında kadına, bıyıkları bile terlememiş devrim muhafızı Pastar silah doğrultabiliyor; gazete manşetlerini İslami giyinmeyen kadınların yüzlerindeki kezzap yanıkları,jilet yaraları süslüyordu. Tutuklu kızlar ailelerinden sadece doğum kontrol hapı istiyor;bakireler cennete gideceğinden, idam edilmeden evvel tecavüz ediliyordu.

İslami Devrimi gerçekleştiren Humeyni üç yıldır iktidarda ve her gece en az iki saat televizyonda idi. Sürekli molla izleyen çocuklar televizyona sakallı pencere diyorlardı. Buna rağmen, hala şehrin sadece mahalle baskısı olan belirli kesimlerinde başörtüsüyle geziliyordu. Bir sonraki yıl arabalarda örtüsüz ,sokaklarda örtülü gezilebilir oldu. Daha sonraki yıl ise salt Tahran da değil tüm İran da beş yaşından itibaren tüm kızların, kadınların başları örtüldü. Humeyni, İran Komünist Partisinin büyük desteği ile Faşist Şahı devirmiş,İslami devrim yapmış ama bir gecede değil,tam altı yıllık uğraş sonunda tüm kadınları başörtüsü altına sokabilmişti. Önce komünist partisi üyelerini,sonra kravatlı devlet adamlarını bir bir yok etmişti. “Kadının yeri evidir” diye şimdi işlerinden çeşitli bahanelerle el çektirilen kadınlar ;altı yıl önce Kurtarıcı Humeyni’nin Fransa’dan gelmesi için günlerce gösteri yapmış, yollara dökülmüştü. Çoğunluğu kadın olan kalabalıklara el sallayarak uçaktan inen Humeyni, altı yıl sonra Allah’ın aziz yaratıklarını sıralarken hamam böceğini sekizinci sıraya, kadını on dördüncü sıraya yerleştiriyordu.

Onları sokağa döken nedeni sorduğumda aldığım yanıtı hiç unutamam. Bizim her türlü refahımız ve özgürlüğümüz vardı. Tek eksiğimiz, Şah’ın kararlarını eleştirebileceğimiz siyasal özgürlüktü. Bize vaat edilen bu özgürlüğü alacağız derken; yemek,içmek ve giyim özgürlüğümüze kadar tüm özgürlüklerimizi elimizle teslim ettik. Aldatıldık! Doğrusu,aldatılmaları için ortam da çok uygundu. Toplumda ahlaki çöküntü hepsini canından bezdirmişti. Bana uzun uzun,Şah’ın kız kardeşinin düzene başkaldırmasın diye gençleri uyuşturduğunu, İran’ın eski Çin’e benzediğini, bakkallarda dahi uyuşturucu bulunabildiğini, rüşvetin yolsuzluğun en küçük kurumlara kadar girdiğini, muhaliflere değil konuşma, yaşam hakkı bile verilmediğini görmüyordu. Muhaliflerden çıkabilen tek ses ise hapishanelerden yükselen çığlıklardı.

Şah gitmiş, “Büyük Kurtarıcı!” gelmişti. Ama bu yeni düzende-meşhur fıkralarında söyledikleri gibi - camiiler bakkal gibi satış yapıyor, üniversitelerde camii gibi toplu namaz kılınıyor, bilim adamları üniversite yerine zindanlarda haykırıyor, zindanlardaki katiller ise mecliste memleketi yönetiyordu.

Bu korkunç manzara karşısında kanım donmuşken Meryem Öğretmenin sorusuyla irkildim. Ya Türkiye’de de dinciler iktidara gelirse ne yaparsın? Kendimden ve milletimden öylesine emindim ki imkansız! Çıksa, inan, mahallenin çocukları çığlık çığlığa peşine düşer, palyaço görmüş gibi gülüp eğlenirler! diye abartılı bir tepki verdim.

Meryemle yollarımız, kaderlerimiz ayrılalı tam 25 yıl olmuştu. Ankara’da Genelkurmay kavşağından Büyük Millet Meclisi’ne doğru yürüyordum. Ansızın Meclis’in Dikmen Nizamiyesinde başında sarık ,yeşil entarili, kalın kuşağından tespih sallanan,çember sakallı bir molla belirdi. Cüppesini savura savura Genel Kurmay’a doğru yürüyor, sanki üzerime geliyordu. Ama arkasında ne bir çocuk, ne de bir çığlık vardı. Arkasında görkemli binasıyla Meclis (!) vardı.

*********************************************************
BUGÜN ÜLKEMİZ BİR DÖNEMEÇ İÇİNDEDİR

Süleyman ZAMAN

Türban olayı ülkenin geleceğini teslim almıştır. Ülke insanı nice zorluklar içindeyken, her şey "türbana" kilitlenmiştir.

İnancım gereği diyerek takılan bu bez parçası giderek, inançlar arası büyük kavgaların doğmasının nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunun böyle olacağını benim gibi düşünenler yıllar önce söylemiştik. Türbanın bir SİMGE olduğunu belirtmiştik. Ve bu simgenin kadını özgürsüzleştirme, gittikçe toplumu teslim alma ve karşı devrimci bir eylemle, Laik Cumhuriyetin sonunu getirme olacağını dillendirmiştik.
Ama anlatamadık.

Geçmişte "Türbana Özgürlük" diyenler, bunun kadını "köleleştirme olduğunu" anlayamadılar.

Hani nerede şimdi Türbana Özgürlük diyen "ilerici ve devrimci" arkadaşlarımız.

Bunlar,Türbanın serbest olmasıyla bu ülkenin İranlaşmaya doğru gideceğini göremediler.

Öğretimde kılık kıyafetin serbest olması ne demek; "çok kültürlülük" vay be şu özgürlüğe bakın!. Beyler insan denilen varlık doğada ki diğer varlıklar gibi doğal değil; eylemde bulunun varlıktır.

Şimdi birileri şortla, birileri "gamalı hacla, birileri sarı kırmızı giysilerle, birileri şalvarla, birileri çarşafla, birileri mini etekle...okullara gelse ne olur. Bakın şu cümbüşe. Sevsinler bu özgürlüğü. Bakalım ne olur bu okulun hali.

Tahmin ediyor musunuz bunun sonucunu ey "Özgürlük Yanlıları ileri arkadaşlarım". Karmaşa, kavga, düşmanlaşma, birbirini yok etme gibi eylemler yaşama gelecek ve kan gövdeyi götürecek. Ve bunun adı "özgürleşme olacak". Hadi canım sizde. Bu olsa olsa “özgürleşmedir.” Yaşasın. Bakın sizinde desteğinizle toplum bu duruma geldi.

AKP; CHP'den daha "demokrattır" diyenlerin yardımıyla buraya kadar geldik. Yazık! Yazık! Yazık!

Ne adına "Kemalizm ortadan kalksın adına", Özgürlükçü Laiklik adına". İnsanlar istediği gibi yaşasın adına. Doğallık adına!. Bu arkadaşlarımız "Toplum Bilimi" diye bir şey duymamışlar yada tarihin o ders veren sayfalarını okumamışlar yada anlamamışlar. Beyler insanlar toplumsal bir varlıktır. Bunun anlamını bilmeden afaki konuşmak insanı her zaman yanıltır.

Ah Ufuk Hoca ah!. Bu nasıl bir özgürlük be hocam.
Kızlarımıza, gençlerimize yazık!. Yarın okullarda, sokaklarda ne zorluklar yaşayacaklar. Belki de başlarını bağlama zorunda kalacaklar.
Ya da büyük çatışmalar meydana gelecek.
Ya da istenmeyen güçler yönetimi ele geçirecek.
Ne bileyim....

Velhasıl zor günler çocuklarımızı bekliyor.
Ve halen, türbanı "özgürlük" sanan kimi "solcularımız" ne zaman bu akıl tutulmasından kurtulacak merak ediyorum.
İranlaşmak üzereyiz.

Humeyni solcuları da, aynı böyle davrandılar. Ama İran'a yazık ettiler.

Bugün İran'da "Ahlak polisleri" var. Sokakta kadınların giysilerini denetliyor.

Peki eğer bu görünen zülüfler (saç) eğer günahsa Yüce yaratıcı "bu zülüfleri neden yarattı". kadına zulüm olsun diye mi? Bu yüce bir varlığın yapacağı şey midir? Kimse bunu söylemiyor.

Eğer dinin gereği ise (ki türban diye bir örtünün Kuran'da bulunmadığını hatta saçların bağlanmasının Kuran'da gelmediğini; ziynet yerlerinin ve şehvet yerlerinin kapatılmasında söz edildiği,kimi uzmanlarca söylenmektedir. O zaman faiz de haram. O zaman bu İslamcı Faizcilere ne oluyor. Türban takanlar bu faize ne diyorlar.

Bizim ülkemiz de hızla İranlaşmaya doğru götürülmeye çalışılıyor.

Ve bu yolda büyük mesafeler de alındı.

Sonuçta ne olur, hep birlikte göreceğiz.

Biz, bu ülkenin aydınlık yüzleri, bu tehlikenin farkında olan ilericileri, Kemalistleri... gücümüz yettiği ölçüde buna izin vermeyeceğiz.

Mecliste, büyük yanlışları ile birlikte, CHP'nin olması bir güvence.

Büyük "solcularımız" CHP düşmanlığını devam ettirsinler.

Zaten saflar da belirlenmiş durumda.

Aydınlık gelecekten yana olanlar ve onun karşısında bulunanlar.

Umuyorum ki, Anadolu insanı, Aydınlıktan yana olan yolu seçecektir.

************************************************************
İSLAMİ ŞEFİMİZ OLUNCA
DEMOKRAT MI OLUYORUZ?


Rabiye DEMİR

Türkiye gerçekten demokrasi yolunda hızlı adımlar mı atıyor? Bu sorunun yanıtını, kendilerini "Demokrat" ilan eden dostlarımın önce kendi kendilerine vermeleri gerekiyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, o tek adamın istemediği bir kararı alabiliyor mu?. Örnek var mı? Ya da istediği bir karara "hayır" diyebilen tek kişi çıkıyor mu? O tek adamın teker teker seçtiği milletvekilleri arasından.. Örnek var mı?

Tek adam tek başına, kendisini kanun koyucu ilan etmiyor mu?

"Kimseye sormak zorunda değilim. Gerekirse kanun çıkarırım" ne demek?.

Ve de meydan okuduğu olaya bakar mısınız?.

Merkez Bankası Başkanı "hayır" diyor.. Çalışanlar "hayır" diyor. Anayasa "hayır" diyor.. Tek adam "ben yaparım" diye meydan okuyor. Türk ekonomisi gelişecekmiş… Nasıl?. Merkez Bankası İstanbul'a taşınırsa, ekonomi nasıl ve niçin gelişecek, bir örnekle benim kafama sokabilir mi?.

Cumhuriyetin merkezini değiştirmenin ilk adımı.. Kaleleri birer birer düşürmeyi öğrendi ya.. Sıra Anayasa'nın değişmez ilkelerini de delmeye geldi..

"Siyasi simge olsa ne yazar" diyor.. Amaç gene anayasayı delmek. Çünkü, elini kolunu bağlayan tek şey Anayasa.. İstediğini seçiyor, istediği yasayı çıkarıyor. Çankaya'ya da istediğini seçti ya. O’da önüne geleni anında imzalıyor. Tek sorunu Anayasa.. Onu da uydurdu mu, gel keyfim gel olacak ya..

Anayasa "Din siyasete alet edilemez" diyor..

Bugüne dek dini olduğunu iddia ettiği sıkma başın siyasi simge olduğunu kabul ederek, laiklik ilkesine en büyük darbeyi bilerek vuruyor. Dini siyasete alet ettikleri için kapatılan partiler, mahkûm olan siyasiler var. O şimdi meydan okuyor..

"Ben istersem dini de siyasete alet ederim arkadaş!.."

Şehide "Kelle", terörist lidere "Sayın" dediği için kendisini mahkûm eden mahkemelere alenen kafa tutuyor.

Yasama ve yürütme elinde. Sonuncu güç yargıyı da eline geçirene dek yıpratmaya kararlı...

İş isteyen vatandaşa "Ananı da al gel" hata yapan memuruna "Senden cacık olmaz" diye aşağılayacak kadar tepeden bakıyor. Her eylemi, her söylemi, bu ülkede kendisinden başka hiçbir kimseye, hiçbir kuruma, hiçbir güce, ilkeye meydan bırakmayacak kadar kişisel. Keyfi..
Ülkeyi tek başına yönetiyor, açık seçik.

O zaman demokrat dostlarım, bu ülkede rejim nasıl oluyor da giderek demokratlaşıyor?.

Bugünün sizin deyişinizle Ebedi ve Milli Şef günlerinden farkı nedir?.

İslami Şefimiz olunca, demokrat mı oluyoruz?


******************************************************


ALEVİLER...

Bekir COŞKUN(*)

ALEVİLER; 25 milyondur...

Aleviler; bu ülkenin yüz akıdır...

Aleviler; aydındır...

Aleviler; iyi vatandaştır.

Aleviler; okuyan, bakan, gören, dinleyen, bilen, anlayan, düşünen insanlardır.

Aleviler; her zaman uygarlıktan yanadır.

Aleviler; inançlarında samimi oldukları için kimliklerini asırlardır acı çeke çeke koruyabildiler.

Aleviler; tarihin bir kanlı hesabını sorarken, sadece kendi dizlerine vurdular.

Aleviler; "incinsen de incitme" derler.

Aleviler; yiğit insanlardır.

Aleviler; çalışkandır.

Aleviler; doğaya saygılıdır.

Aleviler; Allah'ın yarattığı tüm canlıları sevdiler.

Aleviler; kadını ikinci sınıf vatandaş sayarak, bir mal gibi görerek, ona şüpheyle bakarak, insan yerine koymayarak, kapalı kapıların arkasına hapsetmezler.

Aleviler; kadına güvenirler.

Aleviler; yobaz değildir.

Aleviler; saz çalarlar.

Aleviler; dans ederler.

Aleviler; ozanları-şairleri yakmazlar, edebiyatçıları kovmazlar, aydınları vurmazlar.

Aleviler; "el, dil, bel sağlamlığı" isterler.

Aleviler; çağdaş dünyanın reddettiği, akıl dışı hurafelere, batıl inançlara kanmazlar.

Aleviler; Mustafa Kemal Atatürk'ü severler.

Aleviler; ulusumuza çağdaşlık kapılarını aralayan devrim yasalarına yürekten bağlıdırlar.

Aleviler; laik cumhuriyete sahip çıkarlar.

Aleviler; dönek değildir.

Aleviler; kendi çıkarları için, hangi iktidar gelse ona yanaşıp yalakalık yapmazlar.

Aleviler; hiçbir zaman küçük hesaplar yüzünden Türkiye'nin aydınlık yoluna ihanet etmediler, etmezler.

Aleviler; vefalıdır.

Aleviler; dürüsttür.

Aleviler; yiğittir...

(*) Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 15 Ocak 2008 tarihli Hürriyet Gazetesinden alinmistir.

*********************************************************
BİR ANEKTOT

BAK POSTACI GELMİYOR !

Süleyman GÖRGÜLÜ

Ben hep bu şarkıyı söylerdim çocukluğumda,

Bak postacı geliyor / Selam veriyor
Herkes ona bakıyor / Merak ediyor
Çok teşekkür ederim / Postacı sana
Pek sevinçli haberler / getirdin bana

Bugünlük de bu kadar / Darılmayınız
Yarın yine gelirim / Hoşçakalınız
Haydi git güle güle / Uğurlar olsun
Ellerin dert görmesin / Kısmetle dolsun


Mektupları ben Postacıdan beklerken, bizim köyden Sarıoğlan’a kim giderse mektupları o kişi alıp getirirdi. Ta ki ortaokula gidene kadar. İlk defa postacıyı Kayseri’de gördüm. Ben mektup getirmese de ilk görüşümde polise benzettim. Resmi elbise, özel şapkası, öyle birde havalı ki. Çocukluğumda işte o postacı şarkısını söyleye söyleye postacıya karşı bir sempati duydum, ve hala da öyleyim. Bir postacı görsem heyecanlanırım, bana sevinçli bir haber verecek diye. Nerde o eski postacılar. Şimdiki postacılar, ya bir celp getirir, ( Mahkeme çağrı belgesi ) ya ödenecek bir fatura veya herhangi bir ihtar belgesi getirirler.

Konu postacıdan açılmışken yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Geçmiş bir tarihte Almanya’da boş bir dairemi kiraya vermek istiyordum. Kiralamak isteyen kişi Kayserili hemşerim. Birde hemşerilik var ya işin içinde, daha da samimi konuşuyoruz. ‘Hemşerim, toprağım’ gibi sözlerle hitap ediyor bana. Ben her ne kadar alışık olmasam da böylesi sözlere, ben de aynı üslup ile konuşmaya çalışıyorum. ikimiz de Kayseriliyiz. Çetin bir pazarlıktan sonra kira konusunda anlaştık. Aşağı yukarı, aynı yaşıt olsak da bana saygıdan ağabey diyor, bende ismiyle hitap ediyorum. Gerçek ismini yazmayacağım burada. İsmini “Osman” olarak değiştiriyorum.

Kira sözleşmesini yazdıktan sonra, evin anahtarlarını verdim ve posta kutusuna da ismini yazdım. Almanca bilmediği için “ağabey polise beraber gidelim de benim burada ikamet edeceğimi bildirelim. Ben fazla Almanca bilmiyorum, bu konuda bana yardımcı olur musun?” dedi. Bende “tabi Osman usta gidelim neden olmasın kaydını yaptıralım” dedim ve beraber gidip kaydını yaptırdık, bu adreste ikamet ediyor diye.

Bana “Süleyman ağabey zamanın varsa bir zahmet postaneye de gidip oraya da kaydımı yaptıralım” dedi. Ben “ne postanesi Osman usta anladım ne demek istediğini” dedim. Ama yine de halada anlamış değilim.

Süleyman ağabey, benim kaydım bu eve yapıldı (!)” Evet Osman usta”dedim, “gidip postane yede kaydımı yaptıralım da benim mektuplarım buraya gelsin, yoksa postacı benim burada oturduğumu nereden bilecek, bilmeyince de buraya bana gönderilen mektuplar gelmez” dedi. Tabi bu sözü duyunca dona kaldım. Bir ara kendimi toparlayıp ciddi bir şekilde yüzene baktım. Acaba benimle dalgamı geçiyor diye. Hayır hiçte dalga geçmiyor gayet sakin ve ciddi. Sürekli yalvarırcasına “işe geç kaldım ağabey, bir zahmet şuradan varıp gelelim postaneye” diyor.
Baktım iş ciddi, beraber postaneye gitmemizi bekliyor. “Osman usta burada postaneye kayıt filan yapılmaz. Yalnız burada değil, dünyanın hiç bir ülkesinde postaneye kayıt yapılmaz” dedim. “Peki yapılmazda ağabey benim mektuplarımı postacı nasıl getirecek. Benim burada ikamet ettiğimi bilmiyor” dedi. Baktım iş ciddi, “Osman usta, sen Kayseri’de ikamet ettiğinde postaneye kayıt yaptın mı” dedim(!) “Hayır yaptırmadım” dedi. “Demek ki posta haneye kayıt yapılmıyormuş Osman usta” dedim. “Ağabey Kayseri’de postacı beni tanıyor, kayıt yaptırmama gerek yok ki, postacı herkesi tanır kimin oğlu kimin kızı olduğunu, onun için kayda gerek yok” dedi. Hala yalvarırcasına “ağabeyi bana Türkiye’den mektup ve önemli evraklar gelecek” dedi. Kayseri şivesiyle “hadi gidek de kaydımı postaneye yaptıralım diyor” hala.

Neyse o günü öyle atlattık. Beni her gördüğü yerde sanki borçluymuşum gibi peşimi bırakmıyor. “Haydi Postaneye gidelim” diyor. İçimden dua ediyorum ki, “biran önce Osman ustaya bir mektup gelse de bu posta hane sisteminin nasıl çalıştığını öğrense” diye. Tabi mektup gelmesi birkaç gün veya en azından bir hafta veya iki hafta sürecek. Ben iki hafta Osman ustanın yüzüne nasıl bakacağım. Ben hiç göz göze gelmemeye çalışıyorum. En sonunda ısrarlarına dayanamayıp, Osman ustaya bir mektup yazdım. “Mektup gelince öğrenir bu posta hane sisteminin nasıl çalıştığını” dedim. Oturduğumuz evin adresine içine TEST yazıp, zarfa pulda yapıştırıp postaneye verdim. Tabi bu arada kendi adımı da yazdım gönderen diye. Bir gün sonra Osman ustaya yazdığım mektup geldi. Mektubu bana gösterdi “ağabey bu mektubu sen mi bana yazdın” dedi. Bende “evet ben yazdım” dedim. “Bak Osman usta postaneye kayıt yapılmadan da mektupların geliyor” dedim. Elindeki mektubu bir evirip çevirdikten sonra “tabi gelecek mektup ağabey, zarfın üstünde senin adında yazılı” Osman usta gözüme bakıp gülerek “senin burada evin barkın var, herkes seni burada tanıyor ağabey” demesin mi?

Her yolu denedim başka çarem kalmadı. Osman ustanın bir türlü postane sistemin nasıl çalıştığını anlamayacağına kanaat getirdim. Beklemekten başka yapacak hiç bir iş kalmadı artık. Bu arada Osman ustanın bir kaç gün içinde yavaş yavaş Almanya’dan Türkiye’den mektupları gelmeye başladı. Osman usta hem seviniyor hem de şaşırıyor, her mektubu geldiğinde. “Bu postacı beni nereden tanıyor?” diye bana soruyor, bende bir oh çekip rahat bir nefes aldım .
Eğer Türkiye’den mektupları geç gelse bana diyor ki, “Süleyman ağabey postacı acaba beni unuttu mu, benim mektubum gelecekti nedense gelmedi?” diyor. Bende “Osman usta merak etme bizim postacı unutmaz. Ben onu senelerdir tanıyorum. Bak benim mektuplarım geliyor” diyorum. “Eğer seninde mektubun olsa getirir” diyorum.
Hala Osman usta benim kiracım ara sıra karşılaşıyoruz. Bir cesaret edipte soramıyorum. “Yahu Osman usta şu postane sisteminin nasıl islediğini sen gerçekten mi bilmiyordun, yoksa benimle dalgamı geçtin?” diye .

Osman ustaya soramadığım soruyu şimdi sizlere soruyorum: Osman usta gerçekten mi bilmiyor, bu postane sisteminin nasıl çalıştığını yoksa benimle dalgamı geçti dersiniz ?

Yazacağınız cevapları çok merak ediyorum .Yazacağınız her cevap için şimdiden teşekkür eder işlerinizde başarılar dilerim .

Saygılarımla,

**********************************************************
AVRUPA BİRLİĞİ GERÇEĞİ

Süleyman ZAMAN

Avrupa’nın iki yüzü vardır. Bunun bir yüzünü yada bir yönünü görüp diğer yönünü veya yüzünü görmemek olaya biçimci yaklaşmak olur. Oysa gerçekleri anlayabilmemiz için her şeyin esasını, özünü bilmemiz gerekiyor.
Bu anlamda baktığımızda Avrupa, bugün çağdaş dünyanın sahiplendiği ‘Değerler Sistemi’nin yaratıcılarıdır. Bu Avrupa’nın birinci yüzüdür.

Avrupa ortaçağ karanlığını yıkmış ; yaptığı Reform hareketleri ve yarattığı Rönesans anlayışıyla insanlığa aydınlık saçan, insanlığın önünü açan bir anlayışı dünyada yaşama geçirmişlerdir. Avrupa ortaçağda ki; din merkezli düşünce biçiminden, dünya merkezli düşünce biçimine gelerek insanı merkeze koyan bir yaklaşımı gerçekleştirmiştir. O dönemlerde gelişen burjuvazi din ve inanç merkezli bir toplum modelini kendisi önünde engel gördüğü için o modeli yıkmak gerektiğini fark etmişler ve bu engeli çok büyük bedeller ödeyerek başarabilmişlerdir. Avrupa ortaçağın karanlık dönemini kilisenin egemenliğini yıkarak aşmıştır. Sonuçta Egemenlik gökyüzünden, yer yüzüne indirilmiştir. Egemenlik tanrıya değil, insana verilmiştir.

Bu anlayış Avrupa toplumunu bir yandan Sekülerizme (dünyasallaşma) götürürken diğer yandan, laiklik anlayışıyla da, insanın özgürleşmesi, bireyselleşmesi ve yurttaş olması sağlanmıştır. Bu ilkeler demokrasinin yerleşmesini doğuran araçlar olmuşlardır. Avrupa da yapılan ekonomik, sosyal ve kültür devrimleriyle insanlığın önü açılmıştır.

Bununla Özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları ve Yaşama Hakkının en temel hak olduğu görüşü toplumun hücrelerine işlenmiştir. Bu değerler sanatta, felsefede, bilimde, teknikte...vs. büyük ilerlemeleri var etmiştir. Bu üstün değerler dünya insanlığına Avrupa’nın bir armağanıdır. Bugün çağdaş dünya bu değerlerin mirasının üzerinde şekillenmektedir. İnsan hakları evrensel beyannamesi de bu değerleri taşımaktadır. Avrupa’nın bu yönünü görmemek körlük olur. İnsana insan olma bilinicini veren, insana doğayı tanımasın önünü açan, bilisel- teknik buluşlarla yaşamı kolaylaştıran, insanı ümmet ve kul anlayışından kurtarıp, insanı kendisi yapan ...vs. gibi böylesi üstün değerleri dünya insanlığına kazandıran Avrupa’yı görmemek olası mıdır? Böylesi değerleri insanlığa kazandıran anlayışa ancak saygı beslenir. Ben de bir insan olarak Avrupa’nın bu yönüne her zaman sevgi ve saygı duymuşumdur.

Avrupa’nın ikinci yönü onun Emperyalist yönüdür. Avrupa kapitalizmi çocukluk dönemini atlattıktan sonra, dünyanın hemen her yanını kendi hegemonyasına almış ve dünyanın kaynaklarını kendilerine aktarmışlardır. Kendi aralarında daha fazla pay almak için rekabete girmişler ve bu rekabetten iki büyük dünya savaşı çıkmıştır. Bu savaşlar milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Avrupa’dan Amerika’ya giden İspanyol, Portekiz ve İngiliz sermayedarları oraları talan etmek için ordusunu da götürmüş ve Amerika’nın yerlileri olan Kızılderilileri yok etmişler ve o bölgeden Avrupa’ya büyük kaynaklar aktırmışlardır. Yerliler işgalci, işgalciler oraların sahibi olmuşlardır. Avrupa emperyalizm döneminde insanlığa kan kusturmuştur. Şimdi Avrupa’nın yerini ABD almıştır. Avrupa geçmişte ki emperyalist yanıyla dünya insanlığına büyük acılar yaşatmışlar ve insanlığın büyük çoğunluğunun aç, yoksul ve sağlıksız kalmalarının sorumluluğunu taşımışlardır.

Bir yandan çağdaş ve insani değerlerin yaratıcısı olan Avrupa; diğer yandan insanlığa acı, yoksulluk, ölüm, zulüm...vs. yapan da Avrupa. Bu bir paradoks ama gerçek.

Böyle olunca biz hangi Avrupa’ya gireceğiz. Avrupa’nın çağdaş değerlerine ulaşmak ve bu değerleri toplumumuzda geçerli kılmak doğru bir yaklaşımdır. Ama Avrupa’ya girmezsek bu değerleri gerçekleştiremeyiz demek de o kadar sakat bir düşüncedir.


Şu bir gerçek ki bugün Avrupa Birliği Avrupa halkının projesi değildir. Son seçimler bunu göstermiştir. Avrupa Halkı bu projeye onaylamamaktadır. Son yapılan Avrupa Birliği Anayasa’sının Avrupa Halkı tarafından ret edilmesi bunu göstermektedir. Çünkü Avrupa insanı da gittikçe yoksullaşmaktadır. Avrupa’da da üretim alanları daralmakta, istihdam azalmakta, işsizlik artmaktadır. Böyle olunca doğal olarak Avrupa insanı da kendi geleceğini düşünmektedir. Bu koşullarda Avrupa’nın geleceği daha çok belirsizleşirken illa da oraya girmeliyiz demenin mantığını anlamakta çok zorlanmaktayım. Anlayan varsa bunu anlaşılır şekilde anlatısın da hepimiz aydınlanalım.

Avrupa Birliği, Avrupa büyük sermayesinin, Avrupa elit kesiminin ve Avrupa yöneticilerin bir projesidir. Özünde Avrupa Büyük Sermaye’sinin, dünya pazarında Amerikan Büyük Sermayesine karşı güç kazandırma projesidir. Bu proje halka hiçbir artı sunmamaktadır.

Bugün bizi Avrupa Birliği kapısında bekletenler, ülkemizi daha çok zayıflatmaktadırlar. Sadece Gümrük Birliği üyeliğinden ülkemizin kaybının yaklaşık 100 Milyar dolar olduğu söylenmektedir. Gümrüklerin açılmasıyla, çiftçimiz üretemez olmuş, küçük sanayi siteleri kapanmış, istihdam alanları daralmış, işsizlik artmış, sosyal anlamda halkımıza yönelik pozitif bir kazanç söz konusu olmamıştır. Tam tersine ülkemizde yoksulluk ve yoksunluk daha da çok artmıştır. Oysa bu projede kazançlı çıkan ufak bir azınlık olmuştur. Bunlar Spekülatörler ve büyük sermaye kesimidir.

Kaldı ki Avrupa Birliği müzakereleri başlasa bile oraya girmemizin ancak 2020’ler de gerçekleşebileceğini Avrupa Birliği’nin sözcüleri tarafından söylenmektedir. Peki 2020’lere kadar Avrupa Birliği birlik olarak kalabilecek midir? Bunun gerçekçi yanıtı yok. Bu proje 2020’lerde gerçekleşse bile serbest dolaşım hakkı bizlere verilmediği için Türk halkının bir yararı söz konusu değildir. O halde bu inat neden! Biz kendi kaynaklarımıza, kendi halkımıza neden güvenmiyoruz. Sorun burada.

Lütfen Avrupa’yı tek yönüyle değerlendirme yanlışına düşmeyelim. Onu tüm yönleriyle değerlendirdikten sonra, artılarımızı- eksilerimizi toplayıp eğer artılarımız fazlaysa bu projeye sarılalım. Yoksa bu bizi daha da güçsüz yapmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri de bu durumdan yararlanmaktadır. Amerika Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısında tutarak, bir yandan Avrupa’yı güçsüz ve sorunlu kılmakta, diğer yandan da, Türkiye’yi bu yönüyle kontrol etmektedir.

Bugün gelinen noktada Fransa'nın takındığı tavır, Avrupa'nın hiçte samimi olmadığını göstermesi açısından ders verici konumdadır.

Ulusumuzu adeta müstemlekeli yerine koyan bu davranış "onur kırıcı" bir davranıştır. Kaldı ki Avrupa gittikçe çürümekte ve bitmekte olan bir oluşumun içinde. Çürüyen, zayıflayan gerileyen ve kendi karşıtına dönüşmekte olan bir olgunun içine neden girelim?

Bir yandan da Avrupa zaten "Gümrük Birliği" antlaşmasıyla bizden almak istediğini fazlasıyla almaktadır. Bizden aldığına bizi neden ortak etsin.

Bunları görmemek aymazlık değilse nedir?

Bu oyunu bozmak Türk halkının elindedir. Oyuna gelmeyelim. Geleceğimize sahip çıkalım.

11 Ocak 2008
İstanbul

*********************************************************
ARD TELEVİZYONU VE ALEVİLİK
ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR.



Süleyman ZAMAN

Son dönemlerde yine Alevilik üzerine tartışmalar ve yeni oyunlar sahneye sürülmeye başlamıştır.
"Almanya'da ARD televizyonunda gösterilen bir filimde, "ensesi ilişkiye" yer verilmiş ve bu ilişki "Alevilikle bağdaştırılarak; Alevilerde bu tür ilişkinin "normal olduğu" düşüncesi ve görüşü verilmeye çalışılmıştır."
Bu ne biçim etik dışı ve akıl dışı bir anlayıştır. Anlayışın ötesinde toptan bir "toplumu karalama ve suçlama" vardır. Bu duruşun neresi düzeltilebilir.
Yüzyıllardır, bu topraklarda en büyük baskıları görmüş, çok büyük kıyımlara uğramış, ihanetlerle ve olmadık suçlamalarla karşılaşmış bir toplumun bugün halen aynı durumlarla karşılaşması gerçektende çok acı vermektedir.
Alevilik öğreti olarak tüm insanlara aynı gözle bakan, ayrımcılığı ve her türlü etik dışı davranışı dışlayan, "sevgi"yi en temel değer olarak gören; eşitlikçi ve paylaşımcı bir toplumsal modeli savunan; her koşulda zorbaya, sömürüye, zalime, ahlaksıza..vb. karşı direnen; toplumsal çürümüşlüğe her zaman seçenekler üreten; aklını, nüktesini, zekasını, esprisini..vb. insanlık yararına kullanan; seven bir Tanrı anlayışını savunan; eline, diline, beline; aşına, işine, eşine...sahip ol" diyerek çok güçlü bir ahlak ve kültür anlayışını uygulayan ve yaşatan...bir öğretiye sahiptir.
Bu değerlere sahip olan bir toplumsal anlayışı, bir toplumsal yaşama biçimini; olmadık "akıl dışı", vicdana ve insanlık onuruna sığmayacak "uydurma ve kasıtlı" suçlamalarla kim ne yapmak istemektedir? Kim neyin peşindedir?. Bunu çok iyi anlamak gerekir.
Aleviler; her zaman "Laik, demokratik, özgürlük ve sevgi" gibi değerleri savunmuşlardır. Bu görüş ve düşüncelerinden asla ödün vermezler.
Bugün ülkemizi karanlığa, laik dışı bir yönetime, şeriatçı bir toplum modeline sürüklemeye çalışanlar; karşılarında en büyük güç olarak Alevileri görmektedirler. Aleviler demokrat, laik ve özgürlükçü Sünni kardeşlerimizle birlikte; toplumumuzu "karanlığa" sürüklemeye çalışanlara asla izin vermeyeceklerdir. İşte tüm sorunun yanıtı bu arada düğümlenmektedir.
Bugün oynanan oyunun en temelinde Alevileri yıldırmak, korkutmak, psikolojik baskılara uğratarak kendisine yabancılaştırmak isteği yatmaktadır.
Aynı zamanda Almanya'da da bu tür oyunların gündeme gelmesi; Avrupa'nın da ne kadar iki yüzlü ve anti demokratik olduğunu göstermektedir. 20-25 milyon insanı "ahlaksız" olarak gösteren bir "filme" devlet televizyonunun da gösterilmesine izin verilmesi hangi "özgürlük" anlayışının gereği olmaktadır? Özgürlüğün de bir sınırının olduğunu bu olayla görmekteyiz.
Diğer bir yandan AKP; Alevileri kimliksizleştirmeye, kendi özünden soyutlamaya çalışmaktadır.
AKP; Alevi Dedelerine maaş bağlamayı, Cem evlerine "Dede" atamayı ve onların orucu sırasında "Toplu İftar"lar yapmayı gündemine almıştır.
AKP; "Orotdoks İslam"ın inancı olan "Sünniliği" benimsemiştir. AKP'nin geldiği. taban yüzyıllardır "Şeriat"ı savunan ve Dinin toplumda etkin olmasını isteyen bir toplumsal katmandır. AKP; bu toplumsal katmanın bugünkü devamıdır.
AKP, referansını dine dayandırmış bir partidir.Bugün politikalarına bakıldığında yapılan kimi uygulamalar bu yönünü açıkça göstermiştir.
Bugünlerde ise ABD'nin "ılımlı İslam" felsefesine uygun politikalar geliştirmektedir. Amerika güdümünde bir "İslam" anlayışı AKP temel savunusu olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu modelin özü; tutuculaşmış, dinselleşmiş insanlar ve örgütlenmeden ve hak aramaktan uzak toplumsal yapılanma şeklindedir. İnsanlar sömürüleceklerdir ama bunun farkında olmayacaklardır. İnsanların sosyal hakları bir bir ellerinden alınacak ama bunun farkında olmayacaklardır. Olsalar bile örgütsüzlükten seslerini çıkaramayacaklardır. İnsanlar kendi zararlarına olacak olan bir çok uygulamaları kendi yararınaymış gibi algılayacaklar. Bunun için de, inanç, tarikat ve cemaat kültürü egemen olmalıdır. İşte "Ilımlı İslam" bunun alt yapısını hazırlayan temel uygulamadır. AKP'de bunu yapmaktadır.
Oysa Alevilik, kurumsallaştığından bu yana, seküler (dünyasal, çağdaş) anlayışı ve laik toplum modelini benimsemiş; temelde "Şeriata" ve dinsel referanslara karşı duran bir anlayışı savuna gelmiştir.
AKP; bugün Atatürk ve onun gerçekleştirdiği devrimlere karşı bir duruş geliştirirken; Alevilerin çoğunluğunun Atatürk'ün yaptığı tüm çağdaş devrimlere ve onun temel ilkelerine bağlı kalmışlardır.
Aleviler tarihsel süreç içinde de her zaman Teokrasiye karşı olmuşlardır.Bugünse Laik Cumhuriyet yanlısıdırlar ve bu görüşten de asla ödün vermezler.
Alevilik Anadolu'ya özgü bir öğreti ve inanç biçimi olarak gelişmiştir. Asla İran Şiiliğiyle bağdaşmamaktadır.
Peki tüm bunlara karşın AKP ne yapmak istiyor. Çok açık bir şekilde söylemeliyim ki; cemaat ve tarikat kültürü içinde Aleviliği de gericileştirmeye çalışmaktadır.
AKP; Alevileri Şiileştirmeyi ve gittikçe Sünnileştirmeyi hedeflemiştir. Bunu yaparken de; "kimi dedeleri ve "Alevi kurumlarını" yanına almıştır. Kendisine yakın "Dedeler" ve "Kurumlarla" Alevilerin kafalarını karmaşık konuma getirmektedirler.Bu uygulamada, Devlet desteğiyle Alevileri gericileştirmek ve bilinçlerini bulandırmak çabası açıkça görülmektedir.
Oysa Alevilere yapılan hakaretlerde AKP ve onun yandaşları önde gelmektedirler. Daha "Sivas" dün yaşanmadı mı? "Sivas Kıyımı"nı yapanların avukatı bu partinin görüşünde ki politikacı değil miydi? Daha iki hafta önce "Aleviler= Satanizm" diyen ve Alevileri "Şeytan" olarak değerlendiren AKP milletvekili değil miydi? Alevi köylerine "cami" yapanlara olur veren AKP politikaları değil mi? Okullarda "Alevi çocuklarına zorla "din dersi" verdirenler AKP değil mi? örnekler çoğaltılabilir.
Alevilikte kabahatte, ibadette de gizlidir. O halde "toplu iftar"da ne oluyor. Bunu gerçek anlamda hangi Alevi kabul edebilir. "Toplu İftar" dinsel bir gösterimdir. Bu laikliğe ne kadar uyar? Laikliğe temelden bağlı olan Aleviler bu uygulamayı onaylar mı?
Aleviler, ibadet evlerinin "sivil örgütlere" bırakılmasını savunurken bu anlamda "Diyanet"e karşı çıkarken; AKP tarafından yeni bir "Alevi Diyanet"inin kurulması da ne oluyor.
Bu Alevilik öğretisiyle asla uyuşmaz. Çünkü İnanç kişinin iç dünyasını ilgilendirir. Devlet tarafından "Dedelere" maaş bağlanması; "Dedeler Kurulu" gibi bir dinsel üst yapı oluşturulması; Alevileri de hızla gericileştirmekten öte bir işlev taşımamaktadır.

Bu bir tuzaktır.
Dikkat!


30 Aralık 2007
İstanbul

***********************************************************
KÜLTÜR ÜSTÜNE



Süleyman ZAMAN

Kültür ; insanın, evren, doğa, insanlık ve toplum karşısında ki davranışlarını belirleyen duygu, düşünce ve bilgilerimizin toplamıdır diyebiliriz.

Bu davranışlar her çağda, her toplulukta farklı biçimde yaşanır olmuştur. Çünkü her toplumun doğayı, insanı ve çevresini algılama ve yorumlama biçimi ayrı şekilde olmuştur. İnsan davranışları, her toplumun kültürel birikimiyle şekillenir. Kültürel birikim ise, insanın doğaya veya topluma yaptığı bilinçli (maddi ve manevi) eylemler bütünüdür. İnsanlar daha iyi, daha gönençli ve daha güzel yaşamak için, doğayla savaşım halindedirler. Doğaya yapılan her müdahalede, zorlukları aşabilmek için, gerekli olan alet yapımı insanın bilgisini ve becerisinin de artmasını doğurmaktadır. Gelişen ve bulunan her alet de, doğayı daha kolay ve daha verimli kılmanın yolunun ve yönteminin gelişmesine neden olur. Bu karşılıklı etkileşim sonucunda insanın doğaya yaptığı savaşım sonucunda ürettiği her şey insanoğluna kültür olarak geri döner. İnsanı insanlaştıran kültürdür. Kültürel birikim olmazsa, insan bilgisini ve becerisini arttıramaz ve insanlaşamaz.

İşte bir toplumdaki kültürel birikim, temsil yeteneği olan, ayrıcalıklı ve seçkin insanlar tarafından geleceğe aktarılır. İnsanlık bu üstün ve yetenekli insanlar sayesinde geçmişin değerlerini öğrenebiliyor ve bugünü geçmişten aldığı birikimle zenginleştirmeyi ve yeni şeyler üretmeyi başarabiliyor.

İnsanlık doğaya karşı verdiği savaşım sonucunda ürettiği her türlü değeri, kendi arasında pay ederken, eşitçe davranmadığı için; bu savaşım aynı şekilde insanlar arasında da olagelmiş ve olagelmektedir. Kimi insanlar üretilen değerlerin büyük çoğunluğuna el koyup, çoğunluğun yoksul kalmasına neden oldular. Bu oluşum gerek insanlar ve gerekse toplumlar arasında farklılıklar yarattı. Yaratılan bu farklılar sonucunda,toplumlarda sınıflar ve katmanlar oluştu. İnsanlar ve toplumlar arasında oluşan farklı sınıflar; tarihin hemen her safhasında savaşların ve insanlar arasında ki ilişkilerin en temel belirleyeni olmuştur. Tarihin her döneminde bu yüzden bir çok savaşlar, kıyımlar, boğazlaşmalar, ölümler, yoksulluklar, yoksunluklar ve haksızlıklar meydana geldi.

Sınıfsal ayrılıklar insanların ve toplumların bulunduğu konumların da farklı olmasını doğurdu. Bunun sonucunda da, her insan içinde bulunduğu sınıfsal konuma, yaşadığı topluma veya çevreye göre kültürel birikimini edindi.

Her insan yaşadığı toplumun maddi ve manevi değerlerini kendine katarak kimliğini oluşturur. Her insan kendi tinine yüklediği bu değerlerle doğaya ve topluma müdahale eder. İnsan toplumu, evreni, olup- biteni edindiği bu değerlerle yorumlar veya onlara bir şey katar. İnsan yaşadığı toplumun, topluluğun ve çevrenin dışında insanlaşamaz. Çünkü insan toplu halde yaşadığı sürece insanlaşır. Toplu durumda yaşadığı sürece değer üretir.
İnsanlar bulundukları uzam içinde şartların elverdiği oranda üretir ve ürettiğini başkasına aktarır. İnsanlar yaşadıkları ekonomik, sosyal ve doğal sorunları, dile getirirler. Kimi zaman bu resim olur, kimi zaman şiir, kimi zaman yazın, kimi zaman yontu ve kimi zaman da müzik, kimi zaman zanaat, kimi zaman felsefe, bilim, teknoloji...bg. Kısacası insana özgü ne varsa her şey (yaratılan değerlerin hepsi birden ) kültürü oluşturur.

Bir müzik eserini düşünün. Bu eserler bazen hüznü, bazen korkuyu,acıyı; bazen yiğitliği, bazen başkaldırıyı, bazen sevgiyi, sevdayı, aşkı; bazen de sevinci...bg. anlatır. Türkü olur akar insanların gönlüne; şarkı olur döktürür gözyaşlarını. Yani insan yaşadıklarını ortaya kor. Kendisini tanımlar.

Hüzün bazen bir türkü, korku, bazen bir masal olur; yiğitlik bazen bir destan, bazen koşma şeklinde varlaşır ve gönülden bilince dolar. Duygular, düşünceler, davranışlar, eylemler; kısacası insansal olaylar ve olgular çeşitli taşıyıcılarla (söz, ses, çizgi, renk, ...bg) insandan insana, toplumdan, topluma, çağdan çağa ve ülkeden ülkeye taşınır durur. Ve bu eylem insanlar varolduğu sürece sonsuza kadar devam eder.

İnsanın olduğu her yerde kültür de vardır. Kültürsüz bir topluluk düşünülemez. Ama herkes kendi toplumsal kimliği içinde, kendi bilinç ve bilgi düzeyinde kültüre katkı yapar. Kimi insan da varolanı korumaya çalışır. Ama bazı insanlar ne kadar varolanla yetinmeye çalışsa da uzun süre bunu devam ettiremez. Çünkü her şey değişim ve dönüşüm içindedir. Başkalarının değişimi ve dönüşümü, varolan herkesin de değişimini ve dönüşümünü sağlar.

İnsanların ve toplumların birikimleri o insanın ve toplumun gelişmişlik düzeyini de belirler.

İnsanların birikimleri, doğaya, insana ve topluma bakışları, o insanın kültürel birikiminin niceliğini ve niteliğini de gösterir.

Kültür hiçbir zaman durağan değildir. Toplum değiştikçe onun kültürel birikimi, kültürel edinimi ve kültürel davranış kalıpları da değişir.
Öz kültür diye saf bir “kültür” söz konusu olamaz. Her kültür, başka kültürlerle etkileşim ve bağdaşım içinde senkretik (birleşik, kaynaşmış) bir yapı oluşturur. Ama başat olan o mekan ve uzam içinde ki belirleyici olan kültür’dür.

Uzam içinde her gurubu, her toplumsal katmanı, her ulusu, her bölgeyi....diğerlerinden ayıran, farklı kültür uygulamaları bulunur.

Genel özeli etkiler; özel genele bir şey katar ve bu etkileşim sonucunda insanların davranış kalıpları oluşur. Ve bu insanlık var olduğu sürece sonsuza kadar böyle sürer gider.

Kültür de toplum gibi canlı bir organizmadır.Süreç içinde değişir ve aynı zamanda da değiştir.

***********************************************************
BİR GÖRÜŞ BİR KONUK

İSLAM İNANCINDA ALEVİ SÜNNİ AYIRIMININ ÇIKIŞ NOKTASI



Ozan KILIÇ

Alevi inancında Hz. Peygamber ile Hz. Ali’nin Kırklar Meclisinde musahip olduğuna inanılır. Hz. Muhammed en son veda haccında Kadir Hum denilen yerde konakladıklarında kendisinin öldükten sonra Halifeliği Hz. Ali’yi işaret ederek “sizlere iki şey emanet ediyorum. Bunlardan biri Kuranı Kerim bir diğeri de benim amcamın oğlu Ali ve onun soyundan gelen ehlibeytimdir. Bunlara sahip çıkın bunlara sahip çıkmayan Allahın emirlerine ve bana karşı gelmiş sayılır. Onlara sahip çıkan ise beni sevmiş olur, Allah da onları sever.”

Asıl konumuzun içeriği Hz. Peygamberin ölümünden sonraki halife seçimleridir. Hz. Peygamber öldüğünde kızı Hz. Fatma damadı ve musahibi Hz. Ali ve torunları Hasan ile Hüseyin onun cenaze ve defin işleriyle uğraşmakta iken Hz. Muhammed’in eşi Ayşe’nin babası Ebubekir’i halife seçmek için Ebubekir, Osman, Ömer ve yandaşları seçim için toplanmışlardır. Bu toplantılarının sonunda Hz Peygamberin Ehlibeytinin katılmadığı bir seçim ile Ebubekir halife seçilmiştir.

Kanımızca ve vicdanen Ehlibeyt’in katılmadığı bir seçim ne kadar adil olabilir ki? İşte bu halife seçiminden sonra Müslümanlar ikiye bölünmüşlerdir Ebubekir, Ömer, osman ve yandaşları ile, Ali yandaşları Aleviliğin ve Sünniliğin doğuş noktası buradadır. İsmi Alevilik ve Sünnilik olmasa bile ortaya çıkışı o dönemde olmuştur.

Alevi kelimesi Ali yandaşlığı anlamına gelmektedir. Ebubekir den sonra seçilen halifeler ne yazık ki; seçim ile değil kendinden önceki halifenin vasiyeti üzerine seçilmişlerdir. Halife Ebubekir ölmeden Ömer’in halife olmasını vasiyet etmiş ve Halife Ömer’de Osman’ın halife olmasını vasiyet etmiş ve bu 3 halife böylece atama yoluyla seçilmişlerdir. Ne kadar adil olduğu ortadır.

Peki, Halife Osman halifeliği sonrası Hz. Ali’nin halife olmasını mı vasiyet etmiştir. Elbette hayır. Halife Osman döneminde daha önce ikiye bölünen Müslümanlar arasında çatışmalar çıkmış ve savaşlar başlamıştı. Halife Osman öldükten sonra da Hz. Ali halife olmuştur. O halde şu soru akla gelmektedir. Hz. Peygamberin yaydığı İslam Dininde yalnız Sünniler Müslüman da, Hz. Ali’nin yandaşları olan Aleviler Müslüman değil mi?

Alevilik, Hz. Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan ve haksızlığa başkaldıran bir Hazreti Ali yandaşlığıdır. Süreç içinde Alevilik Asya da var olan dinlerinde etkisiyle Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’nin süreği olan Bektaşilik ile kendini bulmuştur. Alevi Bektaşi inancı Anadolu’ya özgü bir inanç olarak ortaya çıkmıştır. Alevilik ve Bektaşilik bir Mezhep değil, Türklere has bir inanış ve yaşam biçimidir.

Hz. Peygamberin vasiyetinden de anlaşılacağı gibi Ehlibeyt halkı hem haksızlığa uğramıştır hem de hakları gasp edilmiştir. Bunu bir nebze olsun Anadolu Alevi ve Bektaşileri Ehlibeyte olan sevgi ile bağılıklarını inanç ve felsefeleri gereği teslim etmişlerdir.
Saygılarımla,
**********************************************************
02 Ekim 2007

CHP DEVRİNİ DOLDURDU!..



Hıncal ULUÇ

CHP'deki muhalefet hareketini eleştiren Hıncal Uluç sert sözler sarfetti..

Hınçal Uluç'tan CHP'ye ağır sözler..

"Bunlar mı muhalefet" diye acı acı güldü, Bedri Baykam.. "O meşhur kongrede sabahın köründe Tüzük Darbesini hazırlayanlar mı, demokrat?.."

Dedikleri Haluk Koç ve Şinasi Öktem!..

O zaman Deniz Baykal'ın emir kullarıydılar. Biri yardımcısı, biri de İstanbul İl Başkanı olarak.. Şimdi Baykal'a baş kaldırıyorlar, parti içi demokrasi adına..

Bedri Baykam CHP Başkanlığı'na aday olmuştu o kongrede.. Kazanma ihtimali çok düşüktü. Ama adaylara verilen konuşma hakkından yararlanıp, Deniz Baykal'ı eleştirmenin bile görev olduğunu düşünüyordu.

Deniz Baykal ona dahi tahammül edemedi. Kongre sabahı, millet uyurken hazırlanan bir tüzük değişikliğiyle Baykam'ın aday olması engellendi.

"İşte onlardı" dedi, Bedri.. "O tüzük darbesinin mimarları Koç ve Öktem'di."

"Peki" dedim, "Bu Haluk Koç hareketinin bir sarı muhalefet olması ihtimali var mı?..

Yani muhalefeti bölmek, parçalamak, böylece Baykal'ın yeniden kazanmasını sağlamak için bir tezgâh?.."


"Büyük ihtimaldir" dedi Bedri!..

Türkiye'de siyasal partiler, karizmatik liderlik üzerinden gelişirler. Oyu, partiden, ilkelerden çok liderler alır..

Şimdi Haluk Koç adını duyunca "Vay be" diyip sandığa koşacak, oy atacak bir kişi var mıdır, Türkiye'de..

Yıllardır CHP'nin de, CHP Meclis gurubunun da tepesinde.. Adını duyan olmuş mu?...

Yenile yenile başı dönen, ama asla yenmeyi düşünmeyen Deniz Baykal için her şey CHP Başkanlığı.. "Küçük olsun benim olsun" ilkesi.. Ana muhalefet liderliği ona yetiyor..

Mustafa Sarıgül'ün Allahın günü "Biz CHP'ye başkan değil, Başbakan adayı arıyoruz" diye bas bas bağırması bundan..

Baykal şimdi Sarıgül'ü gene ihraç ediyor. Yargıdan döneceğini bile bile.. Çünkü onun için başarı, Sarıgül'ü kurultaya sokmamak. O zamana kadar dışarıda kalsın yeter.

İçerdeki Haluk Koç'u nasılsa çözer. İşi bitirir. Hesap bu..

Bu hesap da tutacaktır. Bugüne dek hep tuttu.

Hemen tamamı Baykalcıların elinde, çoğu seçimden sonra iptal edilip genel merkezden atanmış illerden gelenlerle, başkasının Kurultay'ı kazanması zor.

O zaman?..

Deniz Baykal'dan da, muhalefetteyken bile oy yitirerek dünya siyasal tarihine geçen CHP'den artık hayır yok..

Bu parti yolu ile iktidar olmak, bu partiyle ılımlı İslam devletine gidişi önlemek, bu parti ile laik cumhuriyeti sahiplenmek mümkün değil.

Bugün ülke siyasetinde, halkçı- demokrat, ilerici- gerici, sağcı- solcu, ayrımı yok..
Bugün ülkede, ayrılıkçı siyasetçileri bir yana bırakırsak, dinci- laik bölünmesi var..

Oy almanın yolunun dinde olduğunu gören, DP/ DYP ile MHP'nin de bu kozu seçimin hatta az öncesinden başlayarak oynamaya başladıklarına dikkat ederseniz, laik cephede Baykal ve CHP tek kalıyor..

Oysa her ikisi de umutsuz vaka..

Bugün seçim olsun, sandığa gitmem. CHP'den hiç umut yok. MHP, sadece beni değil tüm milleti yanılttı. Elim kırılır. Ötekiler tümden bitik..

O zaman?..

Durum açık..

Bu ülkenin laiklerinin, yani o yüzde 47'nin karşısında olanların, yeni bir siyasal oluşuma ihtiyaçları var!..

Cumhuriyet, tarihinin hiçbir döneminde, yeni bir partiye bu kadar ihtiyaç duymamıştı!.

(*)Sabah Gazetesi yazarı.Bu yazı 02.10.2007 tarihli Sabah Gazetesinden alınmıştır.
***************************************************

***********************************************************
ANADOLU ALEVİLİĞİ VE RAMAZAN BAYRAMI



Atilla UÇAR

ALEVİLER, TUTMADIKLARI ORUCUN BAYRAMINI NEDEN KUTLAR?

Ramazan Bayramı İslam Dininin bir bayramı olup, Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının bitimiyle Şevval ayının ilk üç günü kutlanan dini bir bayramdır. Arapça’daki adı idel-fitr olup, fitr kelimesi Arapça’da kahvaltı anlamına gelir. Daha doğrusu oruç bitiminin son günü yapılan ilk kahvaltı demektir.
İslam Dininde Ramazan Bayramının (Sadece Türkiye’de şeker bayramı diyenler var) çok ayrı ve özel bir yeri vardır. Ramazan ayında gün boyu aç kalmak, insan üzerinde vermiş olduğu sıkıntının iftarda orucun açılmasıyla sevince dönüşmesidir. Ramazan Bayramı da bir ay boyunca, gün boyu aç kalmanın, ya da oruç tutmanın sona ermesiyle sevincin üç gün kutlanmasıdır. Türkiye’nin ekonomik şartları göz önüne alındığında, hele ki yaz aylarına denk gelen Ramazan aylarını düşündüğümde oruç ayının bitişini kutlamayı fazlasıyla hak ettiklerini düşünüyorum.
İslam Dininin Ramazan ve Kurban Bayramları Hicretin ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanmış, oruç da ilk defa aynı yıl oruç ayını geçirenlere farz kılınarak bitiminde üç gün Ramazan Bayramı kutlanmıştır. Burada çok önemli bir nokta da, Kurban Bayramı olsun, Ramazan Bayramı olsun bayramın başlangıcı bayram namazlarıyla olmasıdır. Yani bayramın başlangıcı bayram namazının kılınmasıyla başlamaktadır.
Ramazan Bayramını İslam inancı açısından değerlendirdikten sonra gelelim Aleviler tutmadığı orucun bayramını neden kutlar bölümüne;
Bu arada samimi olarak tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramını kutlar, bayramların dünya barışına, sevgiye, özgürlüklere ve hoşgörüye vesile olmasını dilerim. Benim yazım bir inanç tartışması olmayıp, bir inancın, başka bir inancı yok sayması ve kendine benzetmeye çalışmasına karşı çıkış yazısıdır. Tıpkı Alevi köyüne cami yapılmasına karşı çıkışımın camiye karşı olmadığı, yapılacaksa Sünni köylere yapılmasını, Alevilerin ibadet yerinin Cem evleri olduğunu defalarca söylediğim gibi.
Konuyu açmamıza yardımcı olacak tanı sorusunu açıkça soruyorum: Alevilik İslam mıdır? Ben Alevi olarak kendimi biliyorum da, acaba İslam olmanın koşullarını herkes biliyor mu? Kısaca İslam olmanın koşulları oruç tutmak, namaz kılmak, Hacca gitmek, zekat vermek, Kelime-i şahadet getirmek, Kur’ana, peygamberlere, meleklere, kadere ve Allah’a, onun cennet ve cehennemli ahretine inanmak olarak sıralayabiliriz. Bu durumda bir Alevi kendi inancının bu koşullarda uygunluğunu rahatlıkla test edebilir; üstelik bu test çok kolay bir testtir. Alevi, testin sonuna baktığında Aleviliğin İslam olup olmadığını kolaylıkla anlayacaktır. Burada yapılacak en önemli nokta kendimize sorulan sorulara dürüstçe, yani yaşamımıza uygun, atalarımıza uygun, Pir Sultanlara uygun yanıt vermektir.
Örneğin; Bu sorulara Biz Aleviler camiye de gideriz, oruç da tutarız, namaz da kılarız derse doğruyu bulamaz; tarihimizin hiçbir kısmında da yoktur. Bunları söyleyen yok mudur elbette vardır. Bunlar egemene boyun eğmeyi sindiren, asimle olmuş veya çıkarı için böyle görünen Alevilerdir.
Benim için Ramazan çocukluğumdan beri en uzun aydı. Ramazan ayında kendimi hep aşağılanmış, korkutulmuş, sindirilmiş hissederdim; bütün benim gibi Aleviler de. Şarkışla’da komşu çocuklarına oruç tutmadığımızı söylemez, üstelik annem tarafından dışarıda yemek yemememiz konusunda uyarılırdık. Tarihsel belleğimiz, böyle davranmamamız halinde baskıya uğrayacağımızı öğretmişti. Kayseri Kadı Burhanettin Ortaokulu'nda din dersi öğretmenimiz Kasım OKUT tarafından oruç tutmadığımız için aşağılanmalar da cabası. Annem Ramazan ayında sahura kalkar evin ışıklarını yakar tekrar yatardı ki, komşular ertesi gün Sahura neden kalkmadın diye sormasın diye. Bu korku, utanç, sindirme bugün de iş yerlerinde aynen devam etmektedir. Üstelik çoğu Alevi oruç tutuyormuş gibi yaparak bu baskıyı atlatmaya çalışmaktadır. Kendi namusuyla yüzleşen her Alevinin de kabulleneceği gibi ne Ramazan orucu bize ait ne de onun bayramı. Bilinmez, belki de bazı Aleviler Ramazan Bayramını; başımıza bir iş gelmedi, kazasız belasız atlattık diye mi kutluyor?!
Aleviliğin, kendi öz kimliğiyle yakalamaya başladığı yeni özgürleşme ve temsili yet olanağı, hem dıştan hem de içten çürütülmeye ve etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Selçuklu ve Osmanlı’da bitmeyen, ne yazık ki Cumhuriyette de devam eden bir öğütülme ve çürütülme iradesi ile karşı karşıyayız (Erdoğan AYDIN-Kimlik Mücadelesinde Alevilik)
İşte Ramazan Bayramının Alevilerce kutlanması yıllardır Alevileri içten çürütme ve öğütülmesinin tipik örneğidir. Ama bu baskıyı daha ne zamana kadar kabulleneceğiz? Üstelik farkında değil miyiz; biz böyle davrandıkça bize ait olmayan inanç biçimleri ve ritüeller nesilden nesile meşrulaşarak bizi yok ediyor. Egemen inanca benzemeye çalıştıkça, ne yazık ki cumhuriyetin okullarında çocuklarımız bize ait olmayan dini inançlarla koşullandırıldıkça azalıyoruz. Bu asimilasyonu ve aşağılanmayı kabullenmeye devam ettikçe artarak azalmaya devam edeceğiz. Alevilikten geriye folklordan başka bir şey kalmayacak.
Alevilerin hangi bayramı kutladıklarını, ya da birliktelik adına başkasının inancına saygıdan katıldıklarını düşünseler bile, aynı hoşgörüyü kendi inançlarına karşı da yapılmasını beklediğini düşünüyorum. Gerçek laikliğin ve demokrasinin de ancak bizim oruçlarımıza da, özgün inancımıza da saygı gösterildiği durumda gerçekleşecektir. Oysa tek yanlı bir saygıya zorlanıyor, bu yetmezmiş gibi içimizden birileri de bu tek yanlı saygının ideolojik kılıflarını üretiyorlar. Bu tek yanlılıkta yazık olmuyor mu bize, inancımıza, laikliğe, demokrasiye?
İşte bu nedenlerle her Ramazan bayramı içim sızlar. Bize karşı yapılan tarihsel haksızlıklar yetmezmiş gibi bizim içimizden birilerinin de bu durumu meşrulaştırmasına canım yanar. Aklıma çocukluğu, çocuklarımızın yaşadığı travmalar gelir. Aksini iddia edenlerin de aynı travmayı çocukluklarında yaşadıklarını bilirim. Peki ama onlar kendi çocuklarının yaşadıklarını düşünmezler mi? Pir Sultan gibi olmalarını beklemiyorum kuşkusuz; ama hiç olmazsa bu tiyatroyu, bu zoraki iki yüzlülüğü daha ne kadar sürdüreceğiz? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu bu taşında toprağında herkes kadar alın terimiz, kanımız, umutlarımız, acılarımız olan bu ülkede? Aleviliği, Alevilik yapan ozanlarımızın ve inanç önderlerimizin bize bıraktığı mirasın öğütülmesine, içinin boşaltılmasına daha ne kadar katlanacağız?
Benim içim yanıyor? Ya sizin?


**********************************************************
''Çek git'' diyen Erdoğan'a yanıtı çok sert oldu!
Bekir Coşkun Hürriyet gazetesindeki köşe yazısında Başbakan Erdoğan'a çok sert eleştiriler yönelterek, "Benim gidecek başka bir yerim yok..."



22 Ağustos 2007

GİDECEK YERİM YOK...



Bekir COŞKUN(*)
bcoskun@hurriyet.com.tr

SABAH sabah bizim Uğur Ergan aradı, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği ile konuşmuş.

Uğur "Abi Başbakan’ın ’çek git’ ikazı üzerine BM Mülteci Yüksek Komiserliği ile görüştüm. Türkiye’den kovulma haberini gösterirsen seni mülteci kabul edecekler. Ama bir de işkence-mişkence gibi, darp izi var mı diye soruyorlar..." dedi.

Uğur’a "var" dedim.

*

Aslında gidecek yerim yok.

Ben başka hiçbir ülkeyi sevmedim.

Bu yurdun taşını, toprağını, sulaklarını, denizlerini, ırmaklarını, yaylalarını, kedilerini, kirpilerini sevdim, tanıksınız.

Bir dal kesildiğinde yanarım..

Ama orman alanını kaçak ev yapan, bana "Bu ülkeden çek git" diyor.

Bir yeşil alan yok edildiğinde çığlık attım, canım yandı, ormandaki bir vaşak öldürüldüğünde oturup ağladım.

Ama ormanları "2-B arazisi" diye satmak isteyen Başbakan bana ve benim gibi düşünenlere "Çekin gidin" diyebiliyor.

*

Ben bu ülkeyi severim.

Amerika’da okuyan kızlarım yok.

Oğluma Washington’da iş vermediler.

Kimse benim için yabancılara gidip "Delikten aşağı süpüreceğinize kullanın" da demedi, dedirtmedim.

*

Ben bu ülkeyi severim.

Devrek 125’inci alayda askerliğimi yaptım.

Nöbet tuttum.

Mataramı parlattım, potinlerimi kaybettim.

Askerlikten kaytarmak için rapor-mapor almadım.

*

Ama Başbakan "Çek git" diyor.

Gidemem.

Doğrusunu isterseniz bu toplumun göz göre göre dinimizi siyasete alet edenlerin peşine takılması, boşa giden yazılarım, o yalnız kalma duygusu... Bunların tümü canımı yaktı ve sevgili Uğur’a "Darp izi yok da, yürek yarası olur mu?" diye sordum.

Olsa da, olmasa da...

Benim gidecek başka bir yerim yok...

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 22.08.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinden alındı.
***********************************************************
BAHADIN VE KARAÖZÜ
Attila UÇAR
Yozgat’a 56, Sorgun’a 21 km, eski yerleşim kalıntılarının bulunduğu Alişar Höyüğe de 10 km mesafede kurulmuştur.

Yıllardır Bahadın ismini duyuyor, tanıştığım dostlarım oluyordu. 24 Nisan 2005 tarihinde Bahadın Kültür Derneği yemeğine davet edilmem ve katılımım süresinde kendilerini daha da iyi tanıma olanağı buldum. Bende ki izlenim; çalışkan, üretici ve de en önemlisi tamamının “Alevi Aydını” olduğu kanaati uyandı.

Yavuz DONAT (Sabah Gazetesi 5 Aralık 2005), yazısında “Almanlar sanıyor ki, Bahadın, Türkiye’nin büyük şehirlerinden biri, çünkü, Almanya’da nereye gitsen Bahadın Derneği var” diyor. Genellikle köy derneklerinde içki içilip, kağıt ve okey oynanırken (Ankara Karaözü Derneğinin hali ise içler acısı)Bahadın Derneğinde saz ve bilgisayar kursu, öğrencilerin ödevlerine yardım kursu var. Duvarlarında Hz.Ali, Deniz GEZMİŞ, Yılmaz GÜNEY ve tabi ki baş köşede Atatürk resmi, halı, saz, kilim... Alevi kültürünün her şeyini Derneğe girdiğinizde görüyorsunuz diyor, Yavuz DONAT.

Gelelim 24 Nisan 2005 tarihindeki Bahadın gecesine; ben kendi izlenimlerimi yazacağım isteyen istediği yorumu yapar.

Gecede sahne alan Bahadın’lı TRT Halk Müziği ses sanatçısı dostum Altan GÜVENÇ “Gecemize Karaözülü Atila Uçar’da katılmıştır” deyince Dernek Başkanı Sayın Sadık GÜVENÇ ve Belediye Başkanı Sayın Şimşek TÜRKER masamıza kadar gelerek “hoş geldiniz” dedikten sonra uzun bir sohbetimiz oldu. Bu arada hangi partiden kazandığını, kaç partinin seçime katıldığını sordum. “ÖDP” den kazandım. CHP’li bir abim vardı onunla yarıştım ben kazandım. Ben tekrar sordum. ANAP, DYP, hele AKP aday çıkarmadı mı? Yanıt “olur mu öyle şey tabii ki hayır” dedi. Bir yıl boyunca BAHADIN’ DA ne yaptınız sorusuna ise “Biz göreve geldiğimizde komşu, komşuya merhaba demiyordu. Öncelikle bunu çözdük. BİZ KİMSEYE BİRŞEY VAAT ETMEDİK, kimseyi kandırmadık. Belde de birlik beraberliği sağladık, gecemizi gündüzümüze katarak çalıştık, eski borçları kapattık. Şunu herkes bilsin ki “İLLER BANKASININ ÖDENEĞİ DIŞINDA ALEVİ KASABALARINA KAYNAK GİRİŞİ YOKTUR” dedikten sonra;


BİR YILLIK BELEDİYE HİZMETLERİ:
1. Tam teşekküllü Ambulans,
2. Bir ilkokul,
3. Çocuk parkı,
4. Üstü kapalı pazar yeri,
5. Bir otobüs
Ayrıca, iki milyar TL’siyle devredilen Belediye kasasında şuanda kırk milyar var. Belediye binasının iç düzenlemesini yaptık. Okul yolu projesi var. Yollarımızsa düzeltme çalışmaları yapılıyor. Üç çeşmemiz vardı ancak suyu yoktu. Gerekli girişimle çeşmeler aktif hale geldi. Belediye çalışanlarının maaşlarında iyileştirme yapıldı.

Sayın Başkan Şimşek TÜRKER’in gecedeki açıklamalarından bir kısmını sizlerle paylaştım.

Bahadın 36 yıllık Belediye, ilk Belediye Başkanı Tip’ten Süleyman ÖZCAN’DIR. Bugüne kadar yani 36 yılda sadece bir kez DYP’den bir kişi bir dönem bile çalışmadan istifade edip sosyal demokrat bir partiden devam etmiştir.

Bahadın’ın nüfusu 5 bin olup, Karaözü gibi turist olayları da vardır. Bahadın’lı hiç bir zaman Belediye Başkanlarını İktidar partisinden seçmemiştir. Her dönem şark kurnazlığı yaparak iktidar partisinden aday olanlara Karaözü’lü prim tanımış ve oy vererek başkan seçmiştir. Bu akımın öncüsü Sayın Çakır GENÇ, Karaözü’de DYP, ANAP ve son olarak ta AKP’den aday olarak seçilmiştir. Bu tespitlerimi Alevi bir Beldenin Belediye Başkanı olmasından, yapma gereği duydum.

Karaözü Belediye seçimlerinde ben Karaözü’de değildim. Sayın Başkan iktidar desteğini de arkasına alarak, vaat ettiği hangi şeyi Karaözü’ne kazandırmıştır? Bahadın orada, yaptığı hizmetler ortada; Karaözü Belediyesi bu konuda bir bilgi vermiş midir? Bilgilendirirlerse sevinirim.

Bana birileri çalışanların maaşlarını verdim filan demesin. HİZMET AMAÇLI OLMAYIP, POLİTİK AMAÇLI İŞE ALINAN PERSONEL derhal başka belediyelere gönderilmesi gerekirdi. Bahadın bu işi çoktan yapmış bile.

Karaözü halkı şunu bilmelidir ki, İktidar partisinden Belediye Başkanı seçmek sorunları çözmüyor, aynı şekilde iktidar partisinden aday olup kazanmakta yeterli olmuyor. Örnek mi? İşte Bahadın orada dimdik ayakta duruyor.

***********************************************************
31 Mayıs 2007

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...


Yalçın BAYER(*)
ybayer@hurriyet.com.tr

CHP'nin Meclis'e giremediği 1999 sonrası gelişmelerle kaynıyor. Altan Öymen Genel Başkanlığa gelmiş; bir yıl aradan sonra yeniden yapılan seçimli kurultay sonunda Genel Başkanlığa Deniz Baykal yeniden gelmişti.
Öymen ise aday olmamış, Baykal'ın karşısına Ertuğrul Günay çıkmıştı. Baykal 732 oy alırken, Günay 380 oy sağlayabiliyordu.
CHP'nin 2001 Temmuz kurultayında Baykal beklenenin aksine 'partiden ayrılan veya ihraç edilenlere bir dönüş' çağrısı yapmıyor; kendisini 'ferdi mücahit' olarak tanıtan Ertuğrul Günay, Baykal'ı hedef alarak sert bir konuşma yapıyordu.

Günay, daha önceki kurultaylarda İnönü'ye karşı Baykal'ın yanında yer alıyordu. (Erdal İnönü'ye, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirel'e destek vermesi üzerine "Tarih sizi affetmeyecektir" diye telgraf çekiyordu.)
Bu tablodan umutlu gözüken Bülent Tanla ve Ahmet Ketenci, kurultay sırasında, partinin artık Baykal'la daha da 'gürleşeceğini' söylüyorlardı gazetecilere...
Baykal, köklü bir kabuk ve siyaset kültürü değişimi yaşanacağını vurguluyor; kavga ve tahriklere boyun eğilmeyeceğini belirterek "Tartışma bitti" diye konuşuyordu.
Yani 'gidenlere' ve 'ihraç edilenlere' kapıyı açmayacağının altını çiziyordu.
Kurultayda yenik düşen Ertuğrul Günay ise arkadaşlarıyla partide kalma görüşünde olduğunu belirtiyordu.
Günay 2004 seçimlerinde Ordu'da DSP'li (eski CHP, bugün de CHP'den milletvekili adayı) belediye başkan adayını desteklediği iddiasıyla partiden ihraç ediliyordu.
Eski RP'li Prof. Mehmet Bekaroğlu ile 'Müslüman Sol' içerikli bir siyasi hareket oluşturmaya çabalasa da başarılı olamıyordu. Ve Erdoğan'dan davet alıyordu.
Daha önce de, bir dönem DSP'li olan Günay ile birlikte hareket eden arkadaşları, Edirne eski milletvekili Erdal Kalkan, İbrahim Yiğit ve Haluk Özdalga bugün AKP'ye giriyorlardı.
Sovyetik TKP geleneğinden gelme Erdal Kalkan, DSP saflarında yer alırken, 'Çile çiçekleri' olarak Ecevit'le parti içi mücadelede bulunmakla tanınıyor. Siyaset bilimci olarak tanınan ancak iyi bir işadamı olan Haluk Özdalga, Ecevit'lerin prensleri arasında bulunuyordu. CHP'de MYK üyeliğinde de bulunmuştu. Siyasi partilerin çürümüşlüğünü anlatan 'Kötü Yönetilen Türkiye-Örnek Vaka DSP' adlı bir kitap da yazmıştı.
Baykal kendi gerçeğini görüyor ve muhalefeti partiden 'temizledikten' sonra DSP ile birliktelik kararı alıyordu.
Bugün CHP'nin hayattaki 5 Genel Başkanı (Cezmi Kartay, Erdal İnönü, Murat Karayalçın, H. Çetin, Altan Öymen), 6 Genel Sekreteri (Cahit Angın, Mustafa Timisi, Halil Çulhaoğlu, Adnan Keskin, Ertuğrul Günay, Fikri Sağlar) ve 5 Gençlik Kolları Genel Başkanı'ndan (Süleyman Genç, Zeki Alçın, Hasan Belovacıklı, Semih Eryıldız, Erhan Baydar ve Sabri Ergül) hiçbiri CHP'de yok; bunlar gibi onlarcası da...

Baykal parti içi dengeleri kullanmakta bileğini iyi kullanıyor.

Sirmen, Günay için ne demişti?

MİLLETVEKİLİ adaylığı koymayan Sefa Sirmen hatırlatıyor.
"2001 kurultayında parti içi çekişmeleri yaşanırken, Ertuğrul Günay'ın adaylığını nasıl karşıladığımı sormuştunuz bana... Ben de size "Bir Baykal'ı 50 Günay'a değişmem. Günay defolu! Erdal Bey'in yeni oluşumunda kendine yer açmak için kurultayda hırçınlık yaptı. Bunu yapmadan gitse de Erdal Bey (safına) almazdı" demiştim. (2.7.2001)
Bu sözlerinden ötürü Sirmen hakkında 10 milyar TL'lik tazminat davası açmış.
Ancak Günay davayı kaybetmiş ve mahkeme kararında özetle şöyle demiş:
"Parti genel başkanlığına aday olan birisinin geçmişteki hareketleri yüzünden eleştirilmesi doğaltır. Aktif politika yapan birisinin eleştirilere açık olması gerekir. Eleştiriler sert ve haksız da olabilir."
Sirmen, "Günay için söylediklerim bugün AKP'ye geçmesi ile doğrulanmış oldu" diyor.

Erdoğan-Günay 1994'te rakipti

1994'te yerel seçimlerde İstanbul Belediye Başkan adayları arasında, CHP'den Ertuğrul Günay bulunuyordu.
Bugün AKP'ye geçen Günay'ın, Erdoğan'la bu kampanyadan tanıştıkları söyleniyor.
Bir okurumuz "Günay aday olmasaydı, bugün İstanbul RP zihniyetinin eline geçmeyecekti" yorumunu yaptı. Pek doğru değil... O dönemde CHP, belediye başkanı Sözen'i, İSKİ skandalı nedeniyle aday yapmamış, yerine Zülfü Livaneli'yi göstermişti. Erdoğan 973.704 oy alırken, bugün CHP'ye katılan İlhan Kesici ise 855.897 oyda kalmıştı. CHP adayı Günay ise 54.028 oy alabilmişti. Yani böyle bir ağırlığı yoktu CHP'nin ve de SHP ile henüz birleşmemişti.
- RP (R.T.Erdoğan) %25.1
- ANAP (İ.Kesici) %22.1
- SHP (Z.Livaneli) %20.3
- DYP (B.Dalan) %15.4
- CHP (E.Günay) % 1.4
- (Ve diğerleri...)
Biliyor musunuz
- ANAP'lı eski milletvekili Ediz Hun'un DP'den adaylığının söz konusu olmadığını açıkladığını..
- CHP'den; sanatçı-yazar Bedri Baykam'ın, Fatih eski Belediye Başkanı Dr. Yusuf Günaydın'ın 2. bölgeden; Solduyu Yazı İşleri Müdürü, avukat Muzaffer Değirmenci'nin Çorum'dan; İstanbul 1. bölgeden bağımsız aday olacağını açıklayan ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras'ın, bağımsız adaylarla seçime gitmenin kaldırılmayan %10 barajına karşı 'tünel kazarak Meclis'e girme' çalışması olduğunu söylediğini...
- MHP'den, Türk Basın Birliği Başkanı Kemal Çapraz İstanbul 1. bölgeden, eski milletvekili Nazif Okumuş İstanbul 2. bölgeden aday olurlarken; Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Ercan Çitlioğlu'nun 'seviye dışı kimi yayınlara muhatap olması nedeniyle MHP adaylığından çekildiğini açıkladığını... KAYSERİ'de; AKP'den 48 adayın bulunduğunu, ancak başta Abdullah Gül olmak üzere milletvekilleri Sadık Yakut, Taner Yıldız, Mustafa Elitaş, Niyazi Özcan, Adem Baştürk, Mustafa Duru'nun temayül yoklamasına katılmadıklarını; eski Belediye Başkanı Doç. Şükrü Karatepe'nin sürpriz bir şekilde adaylıktan çekildiğini; CHP'den AKP'ye geçen Muharrem Eskiyapan'ın adaylık başvurusunda bulunmadığını... CHP'den eski Kayseri Belediye Başkanı (12 Eylül 198080 öncesinde iki, 1989-94 arasında bir kez) Niyazi Bahçecioğlu'nun, yine 1980 öncesi milletvekillerinden Av. Mehmet Gümüşcü'nün aday olduklarını, 1980 öncesi milletvekili Gani Aşık'ın adaylıktan çekildiğini... DYP'den eski İl Başkanı Mustafa Eraslan'ın; Demirel'in eski Koruma Müdürü Şükrü Çukurlu'nun;, MHP'den de eski MSB Sabahattin Çakmakoğlu ile Ecevit döneminde Başbakanlık Başmüsteşarlığına getirilen 'Demir Leydi' lakaplı Füsun Koruoğlu'nun aday olduklarını...

GÜNÜN SÖZÜ

"Silahlı Kuvvetlerimize ve Cumhurbaşkanımıza dil uzatanlara hitap ediyorum ; Bu tutum ve davranışlara devam ederlerse onları susturmasını da biliriz."
(Mersin bağımsız milletvekili Ersoy Bulut)

Partiler, 'şaibeli' kişileri listelerine koymamalıdır
TOPLUMSAL Saydamlık Hareketi Derneği Yönetim Kurulu'nun partilere çağrısı:
Seçim öncesi söz verilmiş olmasına ve toplumun ısrarla talep etmesine rağmen TBMM geçtiğimiz dönemde dokunulmazlıların kaldırılmasına yanaşmadı. Böylece geçtiğimiz 4 yıllık süreçte yolsuzluğum kurumsallaşmasını ve siyasetin daha da kirlenmesini önleyemedi.
Bu toplumsal yozlaşmanın durdurulması için secime girecek tüm siyasal partilerin aşağıdaki konularda dürüst bir davranış sergilemesini talep ediyoruz
1. Önümüzdeki dönemde dokunulmazlıkların kaldırılması için hiçbir mazerete sığınmadan caba harcayacaklarını açıkça kamuoyuna ilan etmelidirler.
2. Milletvekili adayları yasal değişiklik beklemeden haklarında yolsuzluk iddiası ile dava açılması halinde dokunulmazlık zırhından yararlanmayacaklarına ilişkin olarak taahhudde bulunmalıdırlar
3. SeÇime girecek siyasal partiler, haklarında yolsuzluk iddiası ile dava açılmış şaibeli isimlere aday listelerinde yer vermemelidirler.
Şurası unutulmamalıdır ki geçen dönemde haklarında açılmış davalar dokunulmazlık zırhı nedeniyle sürdürülememiş kişiler ileride bu davalardan beraat etseler bile kamu vicdanında aklanmış olmayacaklardır. Çünkü aradan geçen zaman surecinde delillerin karartılması, yok edilmesi, gerçek dişi deliller yaratılabilmiş olması gibi nedenlerle geç tecelli edecek bir adalete güven duyma olanağı yoktur.
Ülkemizin içine sürüklendiği yolsuzluk batağından kurtulabilmesi için bu önemli konuda siyasal partilerden ve kamu oyundan destek ve duyarlılık bekliyoruz.

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 3l.5.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinden alındı.
*********************************************************

**********************************************************
img src=" C:\Documents and Settings\user\Desktop\Resimlerim\Resim\Resim 069.jpg">
***********************************************************
PROTESTO...


Bekir COŞKUN(*)
bcoskun@hurriyet.com.tr

MEYDANLARI dolduran, tarikatların elinden cumhuriyetin kurtarılmasını çığlıklarla isteyen milyonlarca insan, şimdi CHP ile DSP yöneticilerinin keyfini bekleyecekler.
Öyle mi?..
Sağcısı, solcusu, yoksulu, fakiri, aydını, cahili, kadını, erkeği yollara düştüler.
Babalar maaşlarının son kuruşlarını yol parası yaptılar.
Anneler yüzüklerini sattılar.
Çocuklar dahi simit paralarını verip bayrak aldılar, o milyonluk meydanlara koştular.
Türk milletinin aydınlık yüzü bir proje üretti:

"Kara zihniyetten kurtulmak için birleşin..."

Ama Türk sosyal demokratlarını bölmüş, paramparça yapmış politikacılar yine ayak sürüyüp sorun çıkarıyorlar.

Üstelik paylaşamadıkları bir proje, bir tutarlı slogan, ürettikleri bir ulusal plan yok.

Toplum üretip önlerine koyuyor.
Yanaşmıyorlar.


*

Bu kara zihniyeti iktidar yapan da bunlardı.
Sosyal demokratları ikiye-üçe bölerek, Türkiye’yi ateşe attıkları yetmiyormuş gibi... Bilinçli ve aydınlık insanları sandıklara küstürmek azmış gibi... Sırf küçük hesaplar yüzünden cumhuriyet devrimini tarikatlara teslim etmek başkasının suçuymuş gibi...

Diretiyorlar.

Taşıdıkları bir büyük vebalin önemini düşünmeden ve işledikleri bir büyük günahın mahcubiyetini dahi hissetmeden...

Neyi paylaşamadıklarını (bizler bilsek de) toplum bilmiyor.
Herkesin bildiği tek şey:
Türkiye, imamlar devletini kurmakta olanların elinde karanlığa sürüklenirse, bunun tek mi tek sorumlusu sosyal demokrat partilerin kadrolarıdır.

*

O zaman neyin hesabında olduklarını, neyi paylaşamadıklarını, neyi kovaladıklarını, ne yapmak istediklerini, isim isim insanlara duyurmak, yüzlerine vurmak boynumuzun borcudur.

Yakalarına yapışırız.
Hesap sorarız.
Sokağa çıkamazlar.
Bu sefer asla affetmeyiz.
Asla...


(*)Hürriyet Gazetisi yazarı.Bu yazı 15.05.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinden alındı.
***********************************************************
KRİZİN SORUMLUSU ERDOĞAN’DAN BAŞKASI DEĞİL!



Mehmet Y. YILMAZ(*)

ŞURASI bir gerçek ki son siyasi krizin baş sorumlusu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Sorumluluğu, cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili tartışmaları "Ellerine çelik çomak verdim, oynuyorlar" düzeyine indirgediği andan itibaren başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli makamı ile ilgili tartışmalar boyunca takındığı tutum buydu: Seviyesi son derece düşük espriler yaparak, konuyu geçiştirmeye ve son güne kadar durumu idare etmeye çalışmak!

Dikkat ediyorum Erdoğan’ın yakın çevresinden kaynaklanan haberler, krizin sorumluluğunu daha çok TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın üzerine yıkmaya yönelik.

"Dindar cumhurbaşkanı" istemiş, eşi türbansız bir aday gösterilirse kendisinin de aday olacağı tehdidini yapmış vs.

Bütün bunlar, Erdoğan’ın şu andaki sıkıntılı sürecin başaktörü olması durumunu saklamaya yönelik bir çaba.

Liderler zaten böyle günlerde belli olur. Arınç, eğer siyasi bir şantaj yaptıysa bunu boşa çıkaracak olan kimdi? AKP’yi kim yönetiyor, Arınç mı, Erdoğan mı?

Erdoğan’ın gerçek bir lider vasfına sahip olmadığının bir başka kanıtı da işin bu noktaya varacağını kestirememiş olması.

Merak ediyorum, Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yayımlanan bildirinin gerçekten "sürpriz" olduğuna inanan kaç kişi var aramızda?

Türkiye’de çok önemli bir kesimin cumhurbaşkanlığı makamında Abdullah Gül adını görmek istemeyecekleri bir sır mıydı?

Sonuç olarak Erdoğan, siyasi basiretsizliği, öngörüsüzlüğü ve toplumsal olayları tahlil etmekteki yetersizliğiyle bir krize neden oldu ve şimdi suçu başkalarının üzerine atarak kurtulmaya çalışıyor.

Böyle durumlarda sorumluların istifa etmeleri en doğru hareket olur ama bunu Türkiye’de kimsenin yapmayacağını biliyoruz.

DENİZ BAYKAL İÇİN VEDA ZAMANI!


CUMHURBAŞKANLIĞI seçimi ile başlayan siyasi krizden çıkma yolundaki önemli sorunlarımızdan biri de miting alanlarını dolduran kalabalıkları siyasi olarak aktif hale getirecek, bunu sandıkta oya dönüştürecek bir partiye sahip olmamamız.

Zaten unutmamak gerekiyor ki böyle bir parti olsa, bu kitlesel mitingleri düzenleme işi sivil toplum kuruluşlarına kalmazdı. Çok büyük kitleleri harekete geçirebilecek bir partinin varlığı da hiç kuşku yok ki AKP iktidarının atacağı adımları en az iki kere düşünmesini sağlardı.

Seçim süreci başlamadan, seçim heyecanı toplumu sarmadan yapılan "bugün seçim olsa oyunu kime verirsin"anketlerini fazla güvenilir bulmam.

Ancak bu tür anketlerin bir genel eğilimi gösterdiğini de söylemek gerek.

Kaldı ki kişisel gözlemlerim de anketlerde ortaya çıkan sonucu doğrular nitelikte.

O da şudur: CHP, Deniz Baykal önderliğinde gireceği hiçbir seçimi kazanamaz!

Çevremdeki herkes CHP’nin seçmeni olabilecek kişiler. Geçmişte bu partiye oy vermişlikleri de var. Ama artık kimse eskiden olduğu gibi rahatça "Oyumu CHP’ye veririm" diyemiyor.

Şeriat endişesiyle CHP’ye yönelmesi beklenen kentli merkez sağ seçmen için de aynı durum geçerli.

CHP, beş yıldır ana muhalefet ve beş yıldır hiçbir yapısal sorunu çözememiş (işsizlik, eğitimsizlik, köylülerin sorunları gibi) bir hükümet karşısında iktidar alternatifi olamıyor.

Erken seçimden sonra en büyük sorun, bugünkü krize yol açan siyasi tablonun aynen devam etmesi olur.

Deniz Baykal, seçimden sonra bugünkü siyasi tablonun bir benzeri ile karşılaşıp, ülkeyi felakete sürüklemek istemiyorsa koltuğunu seçimden önce herkese güven verebilecek genç bir lidere bırakmalıdır!

KOCA ARAZİ BOŞ DURUYOR!


İKİ gündür Londra’dayım ve kent merkezinde tur attıkça bu İngilizlerin artık adam olamayacağını düşünüyorum.

Çünkü kentin orta yerinde kocaman arazi boş duruyor! Oysa satsalar, Dubaililerden dünyanın parasını alabilirler.

Bizim milyar dolar eden arazilerimizle kıyaslanırsa burası su içinde 10 milyar pound eder.

Üstelik oradaki ağaçlar da kesileceği için polen alerjisi sorununa da kesin bir çözüm getirilmiş olur.

Ayrıca koca kent merkezinde bir tane bile alışveriş merkezi yok. Oysa bizim İstanbul’da Nişantaşı’ndan, İstinye’ye kadar tam 12 tane alışveriş merkezimiz var.

En iyisi Recep Tayyip Erdoğan ile Kadir Topbaş’ı İngiltere’ye pazarlamak.

Böylece onlar da kazanır, biz de kazanırız!

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 02.05.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden alındı.
***********************************************************
29 Nisan 2007

M U H T I R A


Emin ÇÖLAŞAN(*)
ecolasan@hurriyet.com.tr

27 Nisan gecesi saat 23.00’te muhtıra açıklandı. Algılama zorluğu olmayanlar hadiseyi iyi anladı. Muhtıra özellikle laiklik kavramından söz ediyor; çünkü Türkiye Cumhuriyeti bu iktidarın ve hükümetin elinde bir yerlere sürükleniyor.

Milli eğitim ve ulusal kavramlar yok ediliyor. Onların yerini din sömürüsü alıyor. Küçücük öğrenciler bile devlet tarafından düzenlenen ve göz yumulan dini törenlere türban ve sıkmabaşlarla çıkarılıyor.

Bu tavırlar neredeyse her yerde sergilenirken, o illerin valileri, ilçelerin kaymakamları acaba ayakta mı uyuyordu? Bunları görmediler mi, görmek işlerine mi gelmedi?

Muhtırada olmayan bir örneğin belgesi elimde. Samsun Valiliği Çarşamba İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından bütün okul müdürlüklerine gönderilen 23 Şubat 2007 tarih ve 1891 sayılı yazı:

"20-27 Nisan 2007 tarihleri arasında kutlanacak 2007 yılı Kutlu Doğum Haftası münasebeti ile ilçemiz ilköğretim okulları arasında Hazreti Peygamberde Çocuk Sevgisi, lise ve dengi okullarda ise İslamda İnsan Sevgisinin Toplumsal Boyutları konulu kompozisyon yarışmasının düzenlemesiyle ilgili Kaymakamlık onayı ekte gönderilmiştir.

Bilgilerinizi, kompozisyon yarışmasının okulunuz öğrencilerine duyurulmasını, okulunuzda dereceye giren eserlerin 6 Nisan 2007 tarihine kadar Müdürlüğümüze gönderilmesini rica ederim. Mehmet Atar. Müdür adına Şube Müdürü. Dağıtım: Tüm okul müdürlüklerine."

* * *

AKP döneminde çoğumuzun dikkatinden kaçan bir uygulama başlatıldı. Peygamberimizin doğumunu kutlama törenleri (eskiden böyle bir şey yoktu) tam da 23 Nisan bayramına denk getirildi!

Çocuklara ve öğrencilere ulusal egemenlik kavramı, yurt sevgisi ve Türklük, bilinçli olarak unutturulurken, onun yerine dinsel bir kavram çıkarıldı. Başka bir hafta mı kalmadı da, Kutlu Doğum Haftası her yıl 23 Nisan’a denk getiriliyor!

Bunu elbette bilerek ve bilinçli olarak yapıyorlar.

Küçük çocukları 23 Nisan haftasında okullarda, spor salonlarında örtüyorlar, ilahiler okutuyorlar. Ankara’da bile 23 Nisan günü Atatürk Spor Salonu’nda küçük çocuklar için Kuran okuma yarışması düzenlemişlerdi. Sonra iptal ettiler.

Din sömürüsüyle oy avcılığı yapıyorlar. Fakir fukara Müslümanların oylarıyla iktidar oluyor, malı götürüyor ve parasal kazancı partili yandaşları ile yabancılara pompalıyorlar.

Bu uygulamalara karşı çıkan milyonlarca insanımız, onlara dersini l4 Nisan günü Tandoğan Meydanı’nda verdi. Bugün İstanbul’da verecek. (Mitingi art (Avrasya) ve Kanaltürk canlı yayınlayacak.)

Asker muhtırasını verdi, görevin ilk aşamasını tamamladı. Hem de komediye dönüşen ve mizah konusu olan cumhurbaşkanlığı seçiminden birkaç saat sonra.

Ülkemizi bu duruma düşüren sorumlular en başta Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, ABDullah Gül, Hüseyin Çelik ve bu iktidarın öteki mensuplarıdır. Devleti ele geçirdiler, kadrolaştılar. Meydanın boş olmadığını şimdi görüyorlar ama iş işten geçtikten sonra.

Askerlerin laiklik muhtırasında çok önemli bir cümle var:

"Atatürk’ün ’Ne Mutlu Türküm Diyene’ anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır."

Bu cümlenin muhataplarından biri de ABDullah Gül. Bu sözümü şimdi kanıtlıyorum. Refah Partisi milletvekili kimliğiyle bir seminerde yaptığı ve sonra kitap haline getirilen konuşmasında aynen şöyle diyor:

"Ne mutlu Türküm diyene lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür."

Genelkurmay bu gibiler için, "Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" diyor. Yanlış mı?

Türk devletinin başına geçmeye aday gösterilen -ve adaylıktan derhal vazgeçmesi gereken- şahıs, işte budur.

Genelkurmay muhtırası yerini ve hedefini buldu, amacına ulaştı. "Bu Meclis bu koşullarda cumhurbaşkanı seçmemeli" mesajı dolaylı biçimde verildi.

Şimdi malum AKP-ABD-AB-entel-işbirlikçi-şeriatçı-Kürtçü korosu yaygaraya başladı!

"Demokrasi... Özgürlük... Hukuk... Yüce Meclis ne isterse onu yapar... Genelkurmay’ı kınıyoruz..."

Bunlar işin hikáyesidir. Yüzde 34 oyla Meclis çoğunluğunun yüzde 66’sını ele geçiren, Meclis’teki kelle çoğunluğuna sığınıp ülkeyi altüst eden, ülkeyi yandaşlarına, eşe dosta ve yabancılara peşkeş çeken, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini ve ulusal kavramları bile yok etmeye yeltenenleri uyarmak işlerine gelmiyordu.

Asker devreye girdi, 27 Nisan sürecini başlatıp milyonlarca insanımızı rahatlattı. Medyanın büyük çoğunluğunu da elinde bulunduran entel-şeriatçı kesim ise, askerleri hemen tu kaka ilan etti! Niçin?.. Çünkü uyarı yapan, Cumhuriyet ilkelerini savunan ordu bizim değil! Peki kimin ordusu?

Kıbrıs Rum Kesimi, Barzani, Talabani ya da Ermenistan ordusu!

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 29 Nisan 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden alındı.
***********************************************************
YENİ CUMHURBAŞKANIMIZI TANIYALIM... VARAN 1



Emin ÇÖLAŞAN(*)

ADAYIMIZ Abdullah Gül siyasette epeyce eski. Onu çok iyi tanımak gerekiyor. Öyle ya, işler ters gitmezse 11. cumhurbaşkanımız olacak. Geçmişte belli zamanlarda bakanlık görevinde bulunmuş, Refahyol döneminde Devlet Bakanı olarak görev yapmıştı.

Türkiye Kalkınma Bankası kendisine bağlıydı.

Abdullah Bey’in emriyle bu bankaya yaptırılan yasadışı harcamaları bankanın Teftiş Kurulu inceledi. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında bu yasadışı harcamalara yer verildi.

Paralar kendisinden istendiği halde vermedi. Yani iade etmedi.

Sonuçta, Türkiye Kalkınma Bankası, Abdullah Gül’ü mahkemeye verdi. Hakkında tazminat davası açıldı.

Dava dilekçesinde, Bay Gül’ün kendisi için bankaya yaptırdığı yemek, çiçek, hediyelik eşya, kartvizit gibi harcamaların kendisinden tahsili isteniyordu.

Davaya Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi baktı. Mahkemenin Esas 1999/216, Karar 1999/6l8 sayılı gerekçeli kararında özetle şöyle denildi:

"Davalının (Gül’ün) bankaya yaptırdığı (o günkü değerlerle) 1 milyar 652 milyon liralık harcamanın görevle ilgisi olmayan şahsi harcama niteliğinde olduğu saptanmıştır. Kişisel ilişkileri ile ilgilidir. Görev gereği değildir.

Teftiş Kurulu tarafından tespit edilen bu para davalıdan istenmiştir.

Ancak davalı tarafından ödeme yapılmamıştır.

Bunun üzerine uyuşmazlık çıkmış ve dava açılmıştır.

Açıklanan olgular, harcamalara ilişkin belgeler, uzman bilirkişi raporları ve tüm dosya içeriği ile doğrulanmıştır.

Bu bakımdan davalı (Abdullah Gül) bizzat kendisi ödemekle yükümlüdür.

(Devlete ait olan devlet parası) 1 milyar 652 milyon liranın yüzde 50 yasal faizi ile birlikte davalıdan alınıp davacıya (devlete) verilmesine karar verilmiştir."

* * *

Abdullah Gül, hakkında mahkeme tarafından verilen bu karara Yargıtay’da itiraz etti.

Şimdi Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından oybirliği ile verilen Esas 2000/6788, Karar 2000/7375 sayılı karara bakalım:

"Dosyadaki yazılarda, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlerde, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden, hükmün ONANMASINA ve yazılı onama harcının davalı Abdullah Gül’e yükletilmesine 11 Eylül 2000 günü oybirliği ile karar verildi."

Abdullah Gül, kişisel amaçla kullandığı devlet parasını bu kesinleşmiş yargı kararı sonrasında devlete ödemek zorunda kaldı.

Sevgili okuyucularım, yazımın burasında hemen bir not düşeyim.

Ben bu belgeli olayı bugün ilk kez yazmıyorum.

25 Ekim 2002 tarihli ’AKP ve Hukuk’ başlıklı yazımda bu olayı sizlere anlatmıştım.

Kendisi o zaman AKP milletvekili adayı olarak 3 Kasım 2002 seçimine girmek üzereydi!

Zaman onun lehine çalıştı! Önce AKP’nin Başbakanı, sonra Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı oldu.

Refah Partisi milletvekili kimliği ile Meclis’te yaptığı konuşmalarda AB’ye dümdüz giderdi! Hükümete gelince bir numaralı ABD ve AB savunucusu kesildi. Refah Partisi kimliği ile ve Necmettin hocasının emriyle yaptığı o Meclis konuşmalarını da burada belgelemiştim.

ABDULLAH GÜL ŞİMDİ CUMHURBAŞKANI ADAYIMIZ.

Tayyip abisi bizlere çelik çomak oynatırken, iki dudağı arasından onun ismi çıkıverdi!

* * *

Türk milleti, geleceğin cumhurbaşkanını elbette ki iyi tanımak zorunda. Her yönü ve her boyutu ile! Bu yazıyı onun için yazdım.

Geçmişte söyledikleri, ağzından Cumhuriyet rejimi ile ilgili olarak çıkan sözler...

Şimdi kalkmış "Ben Cumhuriyet rejimine sözde değil, özde bağlıyım" gibi laflar ederek askerlere ve toplumun büyük kesimine hoş görünmeye çalışıyor.

Önemli olan "aman vakvakları ürkütmeyelim" diye bugün zevahiri kurtarmak için söyledikleri değil, beyninin kıvrımlarına ve genlerine yerleşmiş olan geçmişteki sözleridir.

Sıra onlara da gelecek! Cumhuriyet ilkelerine nasıl bağlı olduğunu (!) burada kendi ağzından yazmayı sürdüreceğim ki, bu zihniyeti herkes iyi tanısın.

Yeni cumhurbaşkanı için bugün ilk oylama yapılacak. Kendisini bugün söyledikleri ve yapmak zorunda kaldığı takıyye ile değil, geçmişiyle tanımak zorundayız ki, otomatik oy makineleri biraz düşünsün! Öyle değil mi efendim!

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 27.04.2007 tarihli Hürriyet Gazetesinden alındı.
***********************************************************
BU 'HIMBILİZM'AK PARTİ'Yİ 40 PUANA TAŞIR!




ALİ SAYDAM(*)

Benim yıllardır yazdığım konunun adını Necati Doğru dünkü yazısında koymuş: Hımbılizm... Mutlaka internetten girip okuyun.

Hani döne döne yazdığım şey... Dünyada, 5 yıl iktidarda kalan bir parti yıpranır; hiç değilse bir iki puan kaybeder. Ana muhalefette ise tersi bir durum gözlenir, puanlar artar...

Bizde öyle olmuyor. AK Parti yıpranmıyor; puanlarını koruyor. Ana muhalefet ise kan kaybediyor... Bunun sorumlusu doğru stratejiler üretemeyen CHP üst yönetimidir...

Ayrıca döne döne yazdığım bir şey daha var: Parti liderleriyle ilgili yapılan araştırmalar bütün partilerin, eğer liderleri işi bırakırlarsa çok ciddi puan kaybettiklerini gösteriyor. Bir parti hariç... Lideri giderse, o partinin oyları artacakmış. Yerine kim gelirse artacakmış? Hiç fark etmiyormuş. Yerine kim gelirse gelsin oyları artıyormuş...

CHP bir Turkcell Superlig takımı olsaydı, tribünler yıllara yayılmış bunca hezimet karşısında çoktan “Yönetim istifa!” diye inliyor olurdu...

Şimdi de ana muhalefet üst yönetimi, yeni bir stratejiyle AK Parti’nin oylarını daha da artırmak için çaba harcıyor. Bir mağduriyet durumu daha yaratıp, tam da genel seçimler öncesi AK Parti’nin puanlarına yeni puanlar katmaya hazırlanıyor...

Bu millet salak mı? Özal’da Demirel’de çalıştırılmamış olan 367 meselesi birden ortaya çıkacak... Kimse “N’oluyor yahu?” demeyecek... 12 Eylül’e neden olan Meclis’in Cumhurbaşkanı seçemeyip kilitlenmesi durumunu ortadan kaldırmayı amaçlayan 1982 Anayasası’nın, tam tersi bir amaç için çalıştırılmasına seyirci kalacak... 184 milletvekilinin, bir araya geldiler mi her şeyi kilitleyebileceklerine, hatta Meclis’i lâv edebilecek güce ulaşabileceklerine, yani muhalefetin Cumhurbaşkanı seçiminde iktidara geleceğine ikna olacak!...

Seçmeni salak sanmanın nelere mal olduğunu yakın tarihe bakıp anlamak mümkün...

Üzerlerinden şu hımbılizmi atacak muhaliflerin bir şansı olabilir; yoksa iki partili, 400 AK Parti milletvekilli bir Meclis için şimdiden hazırlanmakta yarar var...

(*)Akşam Gazetesi yazarı.Bu yazı 27.04.2007 tarihli Akşam Gazetesinden alındı.
********************************************************
ETRAFIMIZA İYİ BAKALIM!!!



Karpınar Köyü İlk Okulu Sarıoğlan/KAYSERİ

Attila UÇAR

Doğruları sadece rakamlar söyler;

İşte size halk yararına çalıştığını söyleyen türbanlı/türbancı zihniyetinin rakamlara yansıyan gerçekleri:

Din görevlisi memur sayısı : 87.000
Okul sayısı : 67.000
Cami sayısı : 77.000

Her 345 kişiye bir cami düşüyor,
Halen 1140 caminin inşaatı devam ediyor,
82 ilde diyanete bağlı “kuran kursu” var ve sayıları 3852
14403 adet cami yaptırma derneği var.

Buna karşılık bazı önemli ihtiyaçların durumu şöyle:

Eğitim-Sen’e göre 200 bin, hükümete göre 96 bin öğretmen açığı var.
Hastane sayısı : 1220(60 bin kişiye bir hastane
düşüyor)
Sağlık Ocağı sayısı : 6300 (çoğu alt yapıdan yoksun,
çoğunda hekim yok veya yetersiz)
Doktor sayısının : 77344 ( her 870 kişiye 1 doktor
düşüyor)
Hastane yatak sayısı : 189 bin

*Aynı anda 189 bin kişi hastanede yatabilirken, camilerde 26 milyon kişi namaz kılabiliyor.

*Buna rağmen; önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde yapılması planlanan sağlık kuruluşu/hastane sayısı 30-40 iken, inşaatı süren cami sayısı 1140

PEKİ! MUHTEREMLERİN HER KONUDA ÖRNEK ALMAYA ÇALIŞTIKLARI AVRUPA ÜLKELERİNİN BAZILARINDA DURUM NE?

Türkiye’de her 345 kişiye bir cami düşerken, 60 bin kişiye bir hastane düşüyor.
Almanya’da 70 bin sağlık kuruluşuna karşı, 8 bin kilise,
Fransa’da 60 bin sağlık kuruluşuna karşı, 9 bin kilise var.

DİĞER KONULAR; KÜLTÜR, GÜZEL SANATLAR VB. DAHA MI FARKLI?

Almanya’da 11332, Fransa’da 4 bin kütüphane varken, 70 milyon nüfusu olan Türkiye’de sadece 1435 kütüphane var.
Türkiye’de sadece 13 il’de Devlet Tiyatrosu var.
Türkiye’de, (ne yazık ki) sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
(14.403 Cami yaptırma ve kuran kursu derneği varken).

Bu durumda , Ülkenin geleceği nerede aranıyor dersiniz?..
Konulara verilen ağırlık veya önem, ayrılan kaynakla (bütçeyle) doğru orantılı değil midir?

Türkiye’de dini faaliyetler için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı var.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1997 yılı bütçesi 66 trilyon TL iken, 2006 yılı bütçesi: 1,2 katrilyon TL.
8 Bakanlığın bütçesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesi’nden daha az .
Dört bakanlığın toplam bütçesi artı 22 üniversitenin toplam bütçesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesi’ne eşit.

Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesi’nin yıllar itibariyle dökümanı şöyledir :

1997 : 66 Trilyon 751 Milyar 962 Milyon TL.
1998 : 119 Trilyon 679 Milyar 140 Milyon TL.
1999 : 180 Trilyon 824 Milyar 159 Milyon TL.
2000 : 270 Trilyon 362 Milyar 931 Milyon TL.
2001 : 302 Trilyon 130 Milyar 110 Milyon TL.
2002 : 553 Trilyon 364 Milyar 200 Milyon TL.
2003 : 771 Trilyon 267 Milyar 000 Milyon TL.
2004 : 1 Katrilyon 126 Trilyon 041 Milyar TL.
2005 : 1 Katrilyon 122 Trilyon 041 Milyar TL.
2006 : 1.209.692.000 YTL

DİĞER BAKANLIKLARLA BÜTÇE KARŞILAŞTIRMASI

Diyanet İşleri Başkanlığı : 1.2 Milyar YTL
İçişleri Bakanlığı : 783 Milyon YTL
Dışişleri Bakanlığı : 563 Milyon YTL
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 677.219.000 YTL
Ulaştırma Bakanlığı : 687.265.000 YTL
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı : 280.095.000 YTL
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bak.: 249.296.000 YTL
Kültür ve Turizm Bakanlığı : 632.417.000 YTL
Çevre ve Orman Bakanlığı : 404.396.000 YTL

Ülke çapında sağlık,eğitim,kültür,asayiş,altyapı vb konularda birçok ihtiyaç varken, neden din konusunun ön planda olduğu çok açık. Diğer konulara önem verilmesi; Atatürk’ün kurduğu Laik, Demokratik Cumhuriyet’in ortadan kaldırılarak şeriat düzeninin getirilmesine doğrudan hizmet ediyor. Gericilerin, yobazların, şeyhlerin, şıkların, mollaların, imamların peşine takılmış ve onların kendi çıkarları için kurdukları düzeni yaşamak ve yaşatmak isteyen bugünkü iktidar ve yandaşlarından başka türlü davranmalarını beklemek saflık olur.


**********************************************************
BİR ’CUMHURBAŞKANI KİM OLSUN' ARAŞTIRMASI



Mehmet Y. YILMAZ(*)

MÜLKİYELİLER Birliği Vakfı Yönetim Araştırmaları Merkezi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Doç. Dr. Metin Özuğurlu sorumluluğunda ve 16 devlet üniversitesindeki öğretim üyelerinin yönetiminde 16 ilde büyük bir "seçmen eğilimleri araştırması" yaptı.

Araştırmanın ara raporu, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili sonuçları içeriyor.

"Cumhurbaşkanı kim olmalıdır" sorusuna verilen yanıtların yüzde 51’i "Ahmet Necdet Sezer gibi birisi" şeklinde.

"Modern kimlikli bir kadın olmalıdır" diyenlerin oranı ise yüzde 10.6.

Ankette "Recep Tayyip Erdoğan" ve "Erdoğan dışındaki bir AKP’li" seçenekleri de var.

Dolayısıyla "Cumhurbaşkanı, AKP dışından olsun" diyenler yüzde 61.6 gibi büyük bir çoğunluk.

Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenlerin oranı yüzde 13.1.

"Erdoğan dışındaki bir AKP’li olsun" diyenler ise yüzde 12.6.

Üçüncü eğilim ise AKP ve CHP’nin üzerinde uzlaşabileceği bir isim arayanlar. Bunların oranı da yüzde 12.7.

Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan birisi de gelecek seçimlerde AKP’ye oy vereceğini söyleyen deneklerin yüzde 65’inin Erdoğan dışındaki seçeneklere yönelmiş olması.

AKP seçmeninin yüzde 30’u, AKP kimliği dışında bir cumhurbaşkanı seçeneğini tercih ediyor.

AKP seçmeni olduğunu söyleyenler içinde "Erdoğan cumhurbaşkanı olsun" diyenlerin oranı ise yüzde 35.

Araştırma ortaya koyuyor ki AKP’ye oy vereceğini söyleyenlerin talebi, Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda uzlaşmacı ve çatışmadan kaçınıcı bir tutumun benimsenmesi.

Bu tutum esas olarak AKP’ye merkez sağ parti özelliği kazandıran seçmende belirginleşiyor.

Buna karşılık eski "Milli Görüş geleneğinden" gelen seçmenler, kamplaşmacı ve çatışmacı bir eğilim içindeler.

Bu da ortaya koyuyor ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde keskin bir kamplaşmaya yönelecek AKP, merkez sağdaki seçmen nezdinde olumsuz olarak etkilenecek.

MUHALEFETİN OKUMASI GEREKEN MESAJ

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Ankara’daki mitingden tarihi mesajlar çıktığını düşünüyor. Fikret Bilá’ya verdiği demeçte, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, "Tandoğan’ın mesajını iyi oku" diye sesleniyor.

Tandoğan’ın mesajını iyi okuması gereken siyasetçilerden biri de Deniz Baykal olmalı.

Ankara’daki mitinge katılanların kimler olduklarına bakarak buna başlayabilir.

Ankara’daki mitinge katılanların ezici çoğunluğu işinde gücünde, AKP iktidarının icraatından memnun olmayan, yaşam biçimlerini korumak konusunda hassas, sıradan vatandaşlardı.

Ve onların bu tepkilerini yönlendirecek, seçimlerde etkin bir güç olarak iktidarın karşısına çıkabilecek olan da anamuhalefetin lideri Baykal’dan başkası değildi.

Baykal, böyle kitlesel bir muhalefetin lideri olmak yerine, katılımcısı olmayı tercih etti.

Miting boyunca, miting alanındaki demokratik sol muhalefetin iki liderinin yan yana bile gelmemeleri de bir başka dikkat çekici durum.

Halkta, AKP iktidarına karşı birikmiş öfkenin elle tutulur bir siyasal muhalefete dönüştürülemiyor olmasının tek sorumlusu da buydu zaten: "Partim küçük olsa da benim olsun" anlayışı!

Seçimlere, bütün bu sorunları aşmaya yetecek vakit varken muhalefet liderlerinin bu mesajı tekrar tekrar okumalarında yarar var.

KURALLARA UYULSA BUGÜN AĞLAMAYACAKTIK

BÜTÜN ülkeyi derin bir acıyla sarsan trafik kazasının ardından, okul gezileriyle ilgili yönetmeliğin değiştirilmesine karar verilmiş.

Bugün Hürriyet’te okuyacağınız haber, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bu konuda talimat verdiğini anlatıyor.

Ve üzülerek söylemeliyim ki on tane daha yine yönetmelik yapılsa işe yarayacağı konusunda hiç umudum yok.

Çünkü zaten mevcut kurallar uygulanmış olsaydı, büyük olasılıkla böyle bir felaket yaşamayacaktık.

Yolculuğun planlandığı andan, otobüsün İzmir’den Aksaray’a gelene kadar geçen süre içinde denetim görevleri gereği gibi yerine getirilseydi böyle mi olurdu?

Normal trafik kontrollerinde kolayca belirlenebilecek "fazla yolcu, tek ve uykusuz sürücü, emniyet kemerlerinin kullanılmaması" gibi kusurlar düzeltilebilseydi, bütün ülke gazetelerdeki masum yüzlere bakarak ağlar mıydı?

Marifet yönetmelikler, kanunlar çıkarmakta değil...

Kamu görevlilerine bu kuralları ayrımsız uygulamanın bir zorunluluk olduğu bilincini verebilmekte!

(*)Hürriyet Gazetesi Yazarı. Bu yazı 7 Nisan 2007 tarihli
Hürriyet Gazetesi'nden alınmıştır.

***********************************************************
AKP'liler, Mustafa Kemal'e ve İstiklal Savaşı kahramanlarına 'Kudurmuş Haydutlar' diyen bir hain adına vakıf kurdu


Rıza ZELYUT(*)

Tokat'ta adına vakıf kurulan Mustafa Sabri Efendi, Sevr'i imzalayan İstanbul hükümetinde yer almış bir düşman işbirlikçisi.. İstiklal ve hürriyet için canını ortaya koyan kahramanların ve onları örgütleyen Mustafa Kemal'in de can düşmanı.

TÜRKLERLE SAVAŞ

Mustafa Sabri Efendi, milli güçler İzmir'i kurtarıp, İstanbul'a yönelince "Şeriat yanlıları ve Ermenilerden kuracağı bir ordu ile Türk ordusuna karşı savaşmak üzere" Padişah Vahdettin'den sadrazamlık isteyecek kadar ihaneti ileri götürmüş bir kişi..

BUNLAR MI DEĞİŞTİ?

İstiklal Savaşı kazanılıp, Cumhuriyet kurulduktan sonra yurtdışına kaçan, Nutuk’ta adı 'Hainler' arasında geçen Mustafa Sabri Efendi Vakfı'nın yöneticileri arasında AKP Tokat milletvekilleri RESUL TOSUN ve MEHHMET ERGÜN DAĞCIOĞLU’DA bulunuyor.

TOKAT'TA HAİN REZALETİ

Türkiye, hainlerin alkışlandığı bir stadyuma döndü. DTP'LİLER; terör ele başı Abdullah Öcalan'a, 'Sayın!' diye sesleniyorlar. Çanakkale'ye, Sakarya'ya, PKK terörüne binlerce şehit veren Tokat ilimizde ise başka bir hain adına vakıf kurulmuş.Bu ilimizde; AKP'li Tokat Belediyesi ile işbirliği içerisinde çalışan “Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Vakfı” adlı bir vakıf var. Adına vakıf kurulan Mustafa Sabri Efendi, Kurtuluş Savaş’ımızı boğmaya çalışan, işgalcilerin başarısı için uğraşan Tokatlı bir haindir. Bu kişi:

*Ulusal Kurtuluş Savaşı'na katılanları 'Kudurmuş haydutlar' diye nitelemiş ve onlara karşı savaşırken öleceklerin 'cennete gideceğini' söylemiş;

*Mustafa Kemal için 'Hilafet ve saltanatı kaldırarak padişahın makamına geçmek isteyen kişi' demiş;

*İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ne girerek dönemin düşmanları ile işbirliği yapmış;

*Damat Ferit'i, Anadolu'da kurtuluş savaşı başlatan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı sert önlemler almadığı için 'aciz, bilgisiz, beceriksiz' diye eleştirmiş;

*Türkiye'yi parçalayan Sevr Antlaşması'nı imzalayan hükümette yer almış;

*İşgalci devletlerin kurdurduğu ve Kuvva-yı Milliye aleyhine bildiri yayımlayan 'Tealli İslam Cemiyeti' nin başkanlığını yapmış;

*Türk ordularının İzmir'i kurtarıp, İstanbul'a yönelmesi üzerine Padişah Vahdettin'den 'sadrazamlık' isteyerek' Müslümanlardan ve Ermenilerden kuracağı bir ordu ile Türk ordusuna karşı savaşma arzusu göstermiş;

*Bu kişi; Ulusal Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşınca da oğlu, kızları ve damatlarıyla yurt dışına kaçmış; ölünceye kadar yurt dışından Atatürk ve Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti aleyhine çalışarak yapılan tüm devrimlere karşı çıkmıştır.

*Adına Tokat'ta vakıf kurulan bu şahıs, Yozgat bölgesinde Ermenilere karşı önlem alan Yozgat Vali Vekili ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in idama mahkum edilmesine fetva veren kişidir. 8 Nisan 1920'de idam edilen Kemal Bey'in günahı da bu kişinin boynundadır.

Atatürk Büyük Söylev'inde; Rauf Bey'e gönderdiği 21.2.1920 tarihli mektupta ' Bir yandan Zeynel Abidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişilerin Padişahın isteğine dayanarak ve yalnız Ulusal Kuvvetleri ortadan kaldırmak amacıyla, her yerde kurmaya çalıştıkları 'Teali-i İslam Cemiyeti' adı altındaki kuruluşlar, ulusal örgütlere açıkça saldırılara başlamışlardır' diyerek bu kişinin hainliğini bizzat ifade etmektedir.(Söylev, TDK Yayınları,1978 Sayfa: 215 ve 281)

Bu hainle ilgili olarak, Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı'nın dergisinin 13. cilt, Kasım 1997 tarihli ve 39. sayısında Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu'nun çok geniş kapsamlı araştırma yazısı bulunmaktadır. Ayrıca Turgut Özakman'ın 'Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele' adlı belgesel araştırma kitabında da bu hain hakkında geniş bilgi verilmektedir. (Sayfa:298-304)

BAŞKASI YOK MUYDU?

01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 101. maddesinde 'vakfın amacı anlaşılabilir olmalı' denilmekte ve 'Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlaka, milli birliğe ve milli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz' ifadesi bulunmaktadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğü,şu bilgiyi verir: “Vakfın adı; kanuna, ahlaka, adaba aykırı olmamalı ve vakfın amaçları ile uyumlu olmalıdır. Üçüncü kişileri vakfın amacı konusunda yanıltıcı ya da yanlış çağrışımlar uyandıracak isimler verilemez.” Bu durumda; düşmanlara karşı verdiğimiz savaşa; Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna ve kurulduktan sonra yaptığı tüm devrimlere karşı çıkan, bu uğurda büyük çabalar gösteren bir hainin adına vakıf kurulamaz.Fakat, aralarında Resul Tosun ve Mehmet Ergün Dağcıoğlu gibi AKP milletvekillerinin de yer aldığı bir heyet, böyle bir vakfı yürütüyor. Tokat'tan Gazi Osman Paşa başta olmak üzere birçok büyük insan yetişmiş iken neden böyle bir kişinin adı öne çıkartıldı? Cevap gayet açık: Hayır işi yapar görünüp şeriatçı Mustafa Sabri Efendi'nin zihniyetini yaygınlaştırmak.

Çanakkale'de, Sakarya'da, PKK eylemlerinde binlerce şehit veren Tokat'ın Atatürkçü, yurtsever, yiğit halkı; Atatürk ve cumhuriyet düşmanı bir hainin adına kimlerin, niçin vakıf kurduklarını düşünecek ve zamanı geldiğinde onlardan bunun hesabını soracaktır.

(*)Güneş Gazetesi yazarı.02.04.2007 tarihli Güneş Gazetesi'nden alındı.

***********************************************************
Y E T E R
SÖZ MİLLETİN



Yalçın BAYER(*)
ybayer@hurriyet.com.tr

53 YILDA ATATÜRK OLAN MUSTAFA’NIN KOLTUĞU

1881 yılında doğan Mustafa, ülkesini işgale gelen yabancı orduları Çanakkale’de dize getirdiğinde 34 yaşındaydı ve ona Mustafa Kemal diyorlardı.Türkler topraklarını işgalden onun liderliğinde kurtardıktan sonra 42 yaşında Cumhurbaşkanlığı'na oybirliği ile seçilirken adı Gazi Mustafa Kemal Paşa idi ve 53 yaşında Meclis kararıyla Atatürk soyadını aldı.

Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, kendi Cumhurbaşkanlığı iradesiyle yönettiği ülkesinin Meclis'inde verilen bir karar değil, 53 yılda yaptıklarıydı.

Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, Millet Meclisi’nde karnı tok oturanların önüne hazır kanun tasarısı getirip, vekillerin sadece el kaldırarak itaat etmelerini sağlamak ve dokunulmazlıktan faydalanıp hizmetinde olduğu milletine yukarıdan bakan bir siyasi yaşamı sürdürmek değildi.
Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, cephede yenilgiye uğrattığı yabancı devlet adamlarının onu büyük bir devlet adamı olarak tanıması ve ayağına ziyarete gitmelerini sağlayan saygınlığıydı.

Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, ülkesini yıkan düşmanları yenilgiye uğratması ve ardından o devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti'ne davet edilmesiydi.
Mustafa’yı 53 yılda Atatürk yapan, vatanını ve milleti bölmeden yaptığı devrimlerle, insanlar arasında ayrımcılık gözetmeden onları Türk olmanın gururu içinde yaşatmasıydı.
Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, askerken tümen, başkomutan iken Millet Meclisi, devlet başkanı iken bankalar, fabrikalar, halk evleri, üniversiteler, dil ve tarih kurumları kurmasıydı.


Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, kendisinden önce 3 kıtaya hükmetmiş bir koltuğa oturarak Atatürk olunmayacağını bilerek, Atatürk olmak üzere oturduğu koltuğa kazandırdığı değerdi.
Bugün oturulacak koltuk için, daha önce olduğu gibi yine iddia edilir ki, o koltuğu hak eden ve sırada bekleyen ikinci Atatürk'ler var.

Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan bir şeyler varsa, önce arkanızda bıraktığınız 53 yıla bakar ve Atatürk'ün koltuğuna dokunamazsınız.

Mustafa'yı 53 yılda Atatürk yapan, bayrakları bayrak, vatanı vatan, milleti millet yapan değerler varsa, Atatürk'ün koltuğuna oturamazsınız.

K.T.

GÜNÜN SÖZÜ
"Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar."
(Atasözü)

NAPOLEON’DAN

"İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır. Erkeğin cesur, kadının iffetli olması. Bu iki meziyetin yanı başında her iki cinsi, kadınla erkeği şereflendiren tek fazilet vardır:

Vatana, icabında her şeyini feda edecek kadar bağlı olmak. Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı; hayatın elemine, kederine karşı fütursuz kalmayı ağır hadiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur. İşte Türkler bu çeşit kahramandırlar ve ondan dolayı; Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler. Türk askerini dal kılıç olmaya mecbur edecek kadar üstlerine varmamalıdır. Bir defa dal kılıç olmayı göze almış birkaç yüz Türk meydana çıkarsa önlerinde mağlup olmamak mümkün değildir."

(Napoleon BONAPART)

Not: (*)Hürriyet Gazetesi yazarı.Bu yazı 31.03.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden alındı.

***********************************************************
Hulki CEVİZOĞLU(*)
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com.tr
...........................................................

KİMSE SÖYLEMİYOR, BARİ BEN SÖYLEYEYİM

"Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim" biçimindeki sözler artık moda oldu!..

Önce Orhan Pamuk, bir süre sonra da Kenan Evren bu cümleleri kullandı. Kullandı ama, ardından gelen açıklamalar ya Türk Milleti’ne hakaret içeren ya da aldatılmışlık duygusu veren ifadeler idi.
Benim söyleyeceğim öyle olmayacak. Tam tersine, bugüne kadar "unutturulmaya" çalışılan ve dikkatleri üzerinden uzaklaştırmaya yönelik önemli bir gerçek olacak.

MİLLİ MÜCADELE’DE "DÜŞMAN ÜLKELER"..

Bizler bugüne kadar, Kurtuluş Savaşı denince aklımıza hiç ABD’yi getirmedik. Ya da, aklımıza getirtmediler!..
Tekrar düşünelim bakalım, "Kurtuluş Mücadelesi" deyince aklımıza hangi "düşman ülkeler" geliyor?..
Başta Yunanistan, sonra İngiltere, Fransa ve İtalya..
Çoğunluğumuz sanıyor ve öyle biliyor ki, ülkemizi işgal eden ve paylaşmaya gelen ülkeler bunlar..

Oysa, "Kurtuluş Savaşı’nda ana düşman ABD" dersek, "hadi canım" der misiniz?..
Böyle diyen ve düşünenler olsa dahi, şuna artık kimse itiraz etmiyor:
"ABD, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşması olan Lozan’ı resmen tanımadı!.."
Bugün, ülkemizi bölen yeni sınırlar çizmesinin ardında da bu yatıyor..
Biz yalnızca, yukarıda sayılan ülkelere karşı kurtuluş mücadelesi verdiysek ve ortada ABD yoksa, ABD niçin Lozan’ı tanımıyor?..

1919’DA DA AVRUPA’YA EMİR VEREN ABD..

Şu anda 100 bin adet sınırına dayanan "İşgal ve Direniş" adlı kitabımı yazarken, karşıma ABD çıktı.
Bugün PKK’ya destek veren, onu yok etmek için silahlı mücadeleye karşı çıkan ve "sabredin!" diyen, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti kuran, ülkemizdeki Kürt ayrılıkçılara siyasal destek veren ABD, 1919’da da karşımızda imiş de haberimiz yok!..
Bakınız, o tarihte ABD Başkanı olan Wilson, gitmiş Paris’te oturmuş; yanına Fransa Başbakanı Klemenso, İngiltere Başbakanı Loyd Corc ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’u almış, Türkiye’yi paylaşmak için "emirler" veriyor.
Bizlere de yıllarca "tek düşman" olarak Avrupa gösterildi. Oysa o Avrupalı ülkelere emirleri veren ABD Başkanı Wilson.. Türkiye’yi dörde bölen haritayı yapan da ABD Başkanı Wilson. (Hepsi son kitabımda belgeleriyle yer alıyor.)
ABD Başkanı, "İstanbul bir Türk kenti değildir" diyor; "İstanbul Boğazı ve çevresini ABD mandasına almalıyız" diyor; "Boğazlara ve İstanbul’a Amerikan askeri yerleştireceğiz" diyor; "Yunanistan Başbakanına söyledim" diyor..
Yine aynı tarihte, "Türkler’i medenileştirmek!" için ülkemize 100 bin Amerikan askeri göndermeyi planlıyor.. (Bugün Irak’a yaptıklarını bize yapacakmış da Mustafa Kemal’i aşamamış!..)
AKP Hükümeti’nin ve bazılarının(!) çok istediği 1 Mart Tezkeresi geçseydi, Türkiye’ye 62 bin 500 askerini yerleştirecekti.
Nasıl hiç birbirine benzemiyor değil mi!!..

İŞTE BEN SÖYLEDİM!..

"Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim" diye başlamıştım. İşte söyledim!..
Kurtuluş Savaşıyla ilgili böyle önemli bir bilgi bugüne kadar milletten niçin gizlendi acaba?..
20 günde 3. baskısıyla 100 bin adedin üzerine çıkan "İşgal ve Direniş" adlı kitabımı okuyan pek çok tarih öğretmeni bile telefonla bu gerçeği yeni öğrendiğini söylüyor.
Peki bunu gören, okuyan, en küçük magazin dedikodusunu kaçırmayan ve 5 kamera ile izleyen televizyon habercileri, gazeteler bu gerçeği niçin vurgulamıyor dersiniz? Gazetelerin kitap ekleri bu gerçeği niçin yazmıyor?..
İşte ben söyledim ve yazdım..
Bakalım başkaları neler söyleyecek ve yazacak?.. Söyleyecek ve yazacaklar mı?..

(*)Yeniçağ Gazetesi Köşe Yazarı.Bu makale 20.03.2007 tarihli Yeniçağ Gazetesinden alındı.

*********************************************************
Mehmet Y. YILMAZ(*)


SORUN BAYKAL'IN CHP'NİN BAŞINDA OLMASINDA


ERTUĞRUL Özkök, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile bir kahvaltı yaptı ve izlenimlerini cumartesi günü Hürriyet'te yazdı.

Baykal, Türkiye'nin önde gelen reklamcılarından kendisini kentlerin kenar semtlerinde yaşayan dar gelirli seçmenlerle buluşturacak fikirler bulmasını istiyormuş.

Çünkü Baykal, toplumun eğitimli ve varlıklı kesimlerinden oy almakta zorlanmayacağını düşünüyormuş.

Beş yıllık AKP iktidarında geniş kitlelerin yaşamlarında hiçbir şey değişmediğini halde, halk neden CHP'ye yönelmiyor?

Çareyi reklam şirketlerinin kendisine sunacağı stratejilerden beklediğine göre Baykal'ın yanıtını bulamadığı soru bu olmalı.

Aslında sorunun yanıtı çok açık ama Deniz Baykal ve yakın çevresi bunu göremiyor.

Sorun CHP'nin başında Deniz Baykal'ın olması.

Yıllardır bilinen bir gerçeği CHP Kurultay delegelerinin göremiyor olmasından kaynaklanıyor.

Çünkü Türk halkı Deniz Baykal'ın kişiliğinde heyecanla peşine takılıp gidebileceği bir lider kimliği bulamıyor.

Deniz Baykal, bütün iktidar partilerinin seçim barajının altında kaldığı bir seçimde iktidarı ezici çoğunlukla AKP'ye kaptırmış olmasını bir seçim zaferi olarak gördü ve sunmayı başardı.

Eğer CHP delegeleri seçim sonucunun aslında bir yenilgi olduğunu görebilmiş olsalardı bu beş yıl içinde CHP kendisine yeni bir lider yaratabilirdi.

CHP lideri önce şu sorunun yanıtını aramalı: Önceki seçimlerde baraj altında kalmasına yol açan, son seçimde de iktidarı uzak ara AKP'ye kaptırmasına neden olan seçmenler, bu seçimde neden kendisine oy versinler?

AKP'NİN 'YUMUŞAK KARNI'

ARAŞTIRMALAR da ortaya koyuyor ki "milliyetçilik" Türkiye'de yükselen bir durum.

Ve bu, yaklaşan seçimlerde siyasi partilerin "en milliyetçi benim" propagandasına yönelmeleri sonucunu doğuracak.

CHP'nin "varoşların dikkatini çekecek seçim kampanyası" arayışında da bunun payı var.

Tempo dergisinin geçtiğimiz yaz yayımladığı bir "milliyetçilik araştırması", seçmenlerin çok büyük bölümünün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı "en iyi milliyetçi" olarak gördüğünü anlatıyordu.

Geçen hafta Milliyet tarafından yaptırılan bir araştırma, bu görüşün yaygınlığını koruduğunu gösteriyor.

Yani "milliyetçilik" dalgasını yükselterek iktidar alternatifi olabileceklerini zannedenler fena halde yanılıyor. Bu dalgada sörf yapacak olan Başbakan'dan başkası değil çünkü.

Öte yandan Başbakan'ın da bir "yumuşak karnı" var.

Odalar Birliği'nin düzenli olarak yaptığı araştırma gösteriyor ki gündemde ne zaman "milliyetçilik, türban, askerin siyasete müdahalesi" gibi toplumsal konularla ilgili tartışma varsa AKP'nin oyları yükseliyor.

Buna karşılık ekonomik konuların ve güçlüklerin gündemde olduğu dönemlerde de AKP oy kaybediyor.

AKP'nin yumuşak karnı "ekonomi"! Çünkü aradan geçen beş yılda insanların yaşamlarında önemli hiçbir değişiklik olmadı!

YOK ASLINDA BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZ

TÜRK Tarih Kurumu ile Harput'ta Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili araştırmalar yapması gündeme gelen tarihçi Ara Sarafyan, "Ermeni diasporasının önde gelenleri cahildir. Ne modern Türkçe ne de Osmanlıca bilirler. Öğrenmeye de niyetleri yoktur" dedi.

Sarafyan, 10 yıl önce "Türklere karşı olan ırkçı nefretleri nedeniyle" Ermeni araştırma kurumları ile ilgisini kesmişti.

Sarafyan'ın bu sözlerini okurken aklıma takıldı:

Ermeni iddialarının araştırılması için "tarihçilerden kurulu bir heyet" öneriyoruz.

Acaba Ermenilerin ellerindeki Ermenice belgeleri okuyup anlayabilecek kaç tarihçimiz var?

Üniversitelerimizin tarih bölümlerinde bu konuyla ilgili olarak çalışan uzmanlarımız Ermenice biliyor mu?

(*)Hürriyet Gazetesi yazarı. Bu yazı 19 Mart 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden alındı

***********************************************************
İSMAİL GÜNES ÖGRETMEN’i SAYGIYLA ANIYORUZ…
(1925-1971)

İsmet GÜNEŞ

İğdeli Köyü'nde altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1925 yılında doğmuştur. Babası Hüseyin GÜNEŞ, annesi Kadife Hanım'dır. Babası eğitime düşkün bir insandır. Köylerinde okul olmadığından İsmail'i Karaözü Beldesi'ndeki ilkokula yazdırır ve ilkokulu orda bitirir.
Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç Bey’lerin önderliğinde Anadolu'nun aydınlanmasında çok önemli yeri olan 21 Köy Enstitüsü'nden biride 1940 yılında Pazar ören de kurulmuştur. Babası İsmail Efendi'sini çekincesiz olarak okul yöneticilerine emanet eder. Köy Enstitüsü'ne girişi İsmail GÜNEŞ ve İğdeli Köyü'nün geleceğinde dönüm noktası olacaktır. 1944 yılında o günün koşulları içerisinde her türlü eğitim-öğretim donanımına sahip olarak okulunu başarı ile bitirir. Kendi köyüne öğretmen olarak atanır. O günlerin verdiği heyecanla 27 yıl sürecek olan mesleğine başlamış olur.
Genel amaç köylünün aydınlanmasında ve kalkınmasında yol gösterici olmak, halka Atatürk İlke ve Devrimlerini anlatmak, bu doğrultuda Cumhuriyet Yönetimine sahip çıkacak kuşaklar yetiştirmektir. Özel amacı ise tarihi boyunca horlanmış, sindirilmiş ve ezilmiş bir toplumun parçası olan köylüsüne ve çevre halkına ışık tutmaktır. Öğrencilerini olumlu bir eğitim-öğretimle donatarak karakterli, dürüst, çağdaş ve toplum çıkarına öncelik veren kişilikli bireyler haline getirmektir. Onları geleceğe hazırlayarak kabuklarından çıkmalarına yardımcı olmak, bu verimsiz bozkırlardan dışarı taşmalarına iş, aş ve meslek sahibi olmalarına olanak sağlamaktır.
İsmail GÜNEŞ'DE diğer enstitülüler gibi dogmalarla değil, akıl ve bilimi esas alan düşünceleri ile, meslek yaşamı boyunca kuşkulanan,araştıran, hak ve hukuk arayışına giren yeni Cumhuriyet'imizin aydın nesillerini yetiştirmiştir.
Durumun farkında olan kirli siyaset boş durmaz. Dünü, bugünü, geleceği, kederi, sevinci, geleneği, kültürü, düşüncesi, dostu ve düşmanı aynı olan halkın arasına ne acı ki nifak tohumları ekmeyi başarmıştır. Suçu halkı aydınlatmak ve ona hizmet etmek olan öğretmenler hedef seçilmiştir. 1950-1960 yılları arasında dönemin siyasetçileri kirli emelleri uğruna İsmail GÜNEŞ'İ de iki kez köyünden uzaklaştırmışlardır. Tüm haksızlıklara karşın Köy Enstitüleri'nin verdiği ulusalcı, laik, demokrat, özgür, eşitlikçi, barışçı, üretici, yapıcı, yaratıcı ve insancıl eğitim felsefesine, ailesinden aldığı yüksek karakterli ahlak anlayışını da katarak öğrencilerini yetiştirmekten mutluluk duymuştur. Kırgınlığını hiçbir zaman sınıfa taşımamış öğrencileri arasında kesinlikle ayrım yapmamış, tümünü aynı sevgiyle kucaklamıştır.
Bu eğitim anlayışı, erdemli ahlak yapısı ve saygın kişiliği nedeni ile köyünde ve çevresinde "ÖĞRETMEN" sıfatı ile anılır olmuştur. Saygıyla anıyoruz, ışığın bol olsun öğretmenim.



************************************************************

K A R A S A B I K A
----------------------------------------------------------
Ahmet TAN
(*)

Ülkenin geleceğini, halkın
moralini karartacaklarını
kendileri de biliyorlardı.
Bu yüzden yalana dolana,
çalmaya çýrpmaya "ak"tan
başladılar.
Ecevit’in, DSP’nin "ak günleri"ni
partilerine isim yaptılar.
İşi ak güvercin uçurtmaya kalkacak
kadar azıttılar.
Partilerinin adını doğrudan "Ak"
koymaya cesaret edemediler.
Çünkü geçmişleri de sicilleri de
"karanlık"tı.
* * *
Halkın dini duygularını sömürmekten,
halkı tahrik etmekten hüküm giymişlerdi.
Ama "şerden değil, şiirden" yattık,
diyecek kadar yavuzdular.
Aralarında önceki partilerinin 11 trilyon
TL’sini "deve etmekten" sanıklar da vardı.
şimdilik, onlara dokunmak mümkün
değildi.
Dokunulmazlığı olmadığı için hapse
mahkum olan eski Hocalarına da özel af
çıkartarak dokundurtmadılar.
Dedik ya, "ak"lıkla hiç ilgileri yoktu.
"Ak" sözcüğünü, resmi makamlara
"Adalet"in ve "Kalkınma"nın baş harfi
diye sunmaları bu yüzdendi.
* * *
Bu çifte kavrulmuş, bu çifte kimlikli, bu
çifte yüzlü parti, başımıza geçeli veya geleli
5. yılın içindeyiz.
Partinin başı, Sayın Başbakan ise daha
da başa geçmek peşinde.
Başarırsa yedi yılı daha garanti.
5 artı 7 demek, 12 yıl demek.
Bir seçim kazan; sonra da 12 yıl devletin
başına çöreklen, çifte kaymaklı ekmek
kadayıfı demek.
Çifte kimliğin, çifte yüzlü siyasetin
hikmeti de burada zaten:
Yani hem laik hem tarikatçı, hem AB’ci
hem Arapçı, hem demokrat hem teokrat,
hem özelleştirmeci hem tekelci, hem
milliyetçi hem çok kültürlülüğün...
* * *
Çalma çırpma, söz meclisten dışarı,
yalnızca para pul değil ki.
Renkler gibi fikirler, projeler de bu
işleme dahil.
Güvercin baskıya girerken, son çırpmayı
Ulaştırma Bakanları Binali Bey yaptı.
Erzincanlılar Gecesi’nde kalktı, "nasıl
köy-kentler kurduklarını" anlattı.
İyi mi?
Ecevit’in, DSP’nin ak güvercini-ak
günlerinden sonra kalkıp bir de
köy-kentlerini çalmak bu iktidarın en
büyük sabıkası olacak.
Cezayı Cumhuriyet Savcıları değil bu
kez, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları
verecek.
------------------------------------------
(*)Güvercin Dergisi yazarı.Yazı 16.02.2007 tarihli Güvercin Dergisinden alındı.
-----------------------------------------------------------

V A T A N
diyor ki

-----------------------------------------------------------
Güngör Mengi(*)
gmengi@gazetevatan.com
-----------------------------------------------------------
YAPMA DENİZ BEY!

Umut ve heyecan üreten bir parti haline getirilemezse CHP iktidar alternatifi olamaz.

Deniz Baykal sadece siren çalıyor, milleti korkutarak sığınağa çağırıyor.

Türkiye’nin ciddi bir iktidar alternatifine şiddetle ihtiyacı var ama CHP’nin Baykal yönetiminde böyle bir statüye yükselmesi ihtimal dahilinde değildir.

Ankara’daki arkadaşımız Bilâl Çetin’e verdiği özel demeç, Baykal’ın cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler için çaresizlik çıkmazına sürüklenmiş olduğunu gösteriyor.

Seçimle meclise girmiş tek muhalefet partisi olarak tarihin CHP’ye yüklediği misyonu biliyor ama yüklenmeye gücü yetmiyor ve bunun ruh hali içinde kendi suçunu başkalarına yıkıyor.

“Türkiye Tayyip Cumhuriyeti’ne dönüyor. Hitler de böyle gelmişti” diyor.

İş dünyasının ve medyanın iktidar baskısı karşısında korkup pıstığını iddia ediyor.

RİSK... KİM İÇİN?

Evet, Tayyip Erdoğan’ın vaktiyle söylediği akıl ve demokrasi dışı sözler;

Cumhuriyetin temel ilkelerinin yerini daha Müslüman bir yapıya devretmesi zamanının geldiğine inanan birini Başbakanlık Müsteşarı koltuğuna getirmesi;

Devlet içindeki partizan kadrolaşma ve devlet kurumlarıyla sürekli kavga etmesi;

Cumhurbaşkanı olması halinde hangi tehlikelerle karşılaşacağımız konusunda akla kötü şeyler getiriyor.

Zaten bu riskleri gördükleri içindir ki iş dünyası ve medya değişik tonlarda AKP’yi Çankaya’dan vazgeçirmeye uğraşıyor.

Kimileri “Başbakan başarılı, yerinde kalsın” diye takiye yapıyor, kimileri bir AKP’linin cumhurbaşkanı olmasıyla tamamlanacak zincirin doğuracağı tehlikeleri açık açık söylüyor. Daha ne yapsınlar?

Baykal “Risk alacaksınız” diyor.

Mecliste anayasa değiştirecek çoğunluğa sahip AKP’yi hangi riskleri göze alan bir strateji cumhurbaşkanlığından vazgeçmeye ikna edebilir?

Risk almak, demokratik tepki adına sokaklara dökülmekse ana muhalefet lideri olarak Deniz Baykal’ın önümüze düşmesi gerekir; değil mi?

Ama yapamaz. Çünkü kendisi risk alamaz. Arkasındaki kalabalığın cılız kalması, şu hükmün seçimden önce kesinleşmesine yol açabilir:

“Baykal yalnız CHP’nin değil Türkiye’nin de önünü kesiyor.”

KAYBEDEN GİTMELİ

Sonra... Tayyip Erdoğan’ı başbakanlığa götüren ve yarın isterse Çankaya’ya çıkaracak olan yola kırmızı halıyı başkası değil Deniz Baykal’ın kendisi sermiştir.

Erdoğan seçimlerde yasaklı idi, milletvekili olamadı.

CHP’nin desteği ile gerçekleşen anayasa değişikliği ve Siirt’te yapılan ara seçim onun yolunu açtı.

Baykal’ın hesabı şuydu:

Erdoğan başbakan olunca cehaleti ve acemiliği ile memleketi batıracak millet de kurtuluşu CHP’de arayacak.

Oynadı ve kaybetti. Siyasette kaybeden gider, yerine yeni umutları ve heyecanları temsil eden kişiler gelir.

Deniz Baykal partisini ve toplumu bu şanstan mahrum etmenin vebalini iyi düşünmelidir. CHP’yi umut haline getirecek yeni bir lideri çıkarma şansını daha fazla riske sokmamalıdır.

Hâlâ geç sayılmaz. Seçim yılında yükselecek yeni bir heyecanın, Çankaya treni kaçtı ama genel seçimi yakalama şansı vardır.
----------------------------------------------------------
"(*)Vatan Gazetesi yazarı, yazı 26.02.2007 tarihli Vatan Gazetisinden alınmıştır"

Kardeş Web Sitesi www.anadolusevgibirligi.org
.: Saat :.

Bookmark and Share
.: İstatistikler :.
  IP Adresiniz: 38.107.191.90
Toplam Ziyaretçi:
274613
 


.: Yararlı Linkler :.